Mustafa Horasan ile Röportaj

Mustafa Horasan kimdir?

1965 Aydın, Karacasu’da doğan sanatçı, 1986’da Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik Ana Sanat dalı, Özgün Baskıresim Bölümü’nü bitirdi. Almanya, Fransa, Hollanda, İspanya, Amerika ve İtalya’da sanatsal çalışmalar yaptı. Sanatçı halen İstanbul’da kendi atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir. Yeditepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan sanatçının, yurtiçi ve yurtdışı özel koleksiyon ve müzelerde eserleri bulunmaktadır.

Barış Yıldırım: Merhaba, TEVİTÖL atölye gezilerinin bu ayki konuğu Mustafa Horasan oldu. Öncelikle teşekkür ediyoruz teklifimizi kabul ettiğiniz için. 

Mustafa Horasan: Ben teşekkür ederim, hoş geldiniz.

BY: Hoşbulduk. İsterseniz başlayalım. Sanata ilginiz nasıl başladı? Sanatsal gelişiminiz üniversiteye kadar kadar nasıl oldu?

MH: Herkes aynı şeyi söylüyor galiba çocukken başladı diye, böyle garip bir şey. Bence her çocuğun sanata ilgisi var ancak sıkıntı ailenin farkında olup olmamasıyla ilgili. Bazıları görmezden geliyor, bazıları da fark edip üstüne düşüyorlar. Benim ailem, özellikle babam, çizme yeteneğimi ve isteğimi fazlasıyla görüp bana sürekli malzeme desteği yaptı. Müze kitapları gibi şeylerle beni bayağı besledi. Ortaokulda tuvale geçmiştim. Birçok malzeme alıyordum. Nalburdan alınan bir tane tuvalim vardı, onun üzerine defalarca resim yapıyordum. Babam bu resimlerden bir tanesini satın aldı artık aynı tuvale resim yapmayayım diye. Burada destek çok önemli. Yani bir sanatçı ailenin ve çevrenin desteği ile gelişiyor. Aslında hepimiz şair olabiliriz, sanatçı olabiliriz, bilim adamı olabiliriz fakat o içimizdeki ışığı geliştirecek bir topluma ihtiyaç var. Ben o anlamda şanslıydım ve kendimi geliştirmek için zamanım oldu, fırsatım oldu, imkanlarım oldu. Yani ailem bana bu anlamda imkanlar tanıdı. Mesela ben ortaokuldayken Francis Bacon’u tanımıştım babamın getirdiği kitaplar sayesinde. Birçok müzenin kitapları, o zaman İtalyan basımı kitaplar vardı, sayesinde birçok sanatçıyı tanımıştım. Bu benim için çok önemli bir göstergeydi. Yani neredeyse üniversitede görmediğim görsel eğitimi, sanat eğitimini kendi kendime ortaokulda görmüştüm. 

BY: Üniversitede grafik tasarım okudunuz. Grafik tasarım eğitimi almak, diğer ressamlardan biraz daha farklı olarak, sanatınızı ve sanata bakış açınızı nasıl etkiledi?

MH: Aslında grafik eğitimi birçok disiplinden oluşan bir eğitim. İllüstrasyon, yani resim, var içerisinde. Fotoğraf var, yazı var, baskı resim var, yayın grafiği var. Birçok alana sıçrıyorsunuz, görüyorsunuz, içerisinde plastik bir sürü şey var. Aslında grafik eğitimi benim zenginleşmem için önemli bir araç oldu. Plastiğimi geliştirmem için, resmin derinliğini farklı alanlarda denemem için önemli bir eğitim oldu. Tabii ben 1986’da mezun oldum. İlk mezun olduğum zamanda Türkiye’de resim tek başına resim olarak algılanıyordu, pentür olarak algılanıyordu. İçine başka disiplin konulduğu zaman garipseniyordu ve küçümseniyordu. Ondan dolayı, ben de ilk zamanlar grafikten etkilendiğim dönemlerde resimler yaptığım zaman illüstratif bulundu bunlar. Bunların çok hikayeci oldukları, bu yüzden içlerinde pentür olmadığı, çok grafik leke oldukları, afişe benzedikleri gibi birçok eleştiri aldım açıkçası. Yine de sanatçı olarak içinizden gelen bir şeyi yaptığınız için bunun bir matematiği, bir formülü yok. Siz onu yapmaya devam ediyorsunuz, onu bir şekilde geliştirmeye devam ediyorsunuz. Çünkü her söylenene kulaklarınızı kabartıp acaba öyle mi, acaba şöyle mi dediğiniz zaman kendi sesiniz kalmıyor. Ben onu çok önemsemedim açıkçası, bunun üzerine bana çok artısı oldu grafik eğitiminin. Resimde birsürü malzemeyi birleştirme imkanı buldum. Baskı resmi de denedim, resimlerde baskıyı denedim, ondan sonra fotoğrafı denedim, videolar yaptım, heykeller yaptım. Böylelikle multi-disipliner bir çalışma içerisine girmiş oldum. Bu da benim sanatımı geliştiren, kafamı açan, durmamamı sağlayan bir araç oldu açıkçası.

BY: Peki üniversiteden mezun olduktan sonra profesyonel olarak sanata geçişiniz nasıl oldu?

MH: Açıkçası üniversiteden mezun olur olmaz para kazanmak diye bir şey zaten söz konusu değil. Ben de reklam ajanslarında çalıştım, ilaç firmasında çalıştım, part-time ders verdim, hocalık yaptım ki hala da yapıyorum. Bir sürü geçim kaynağı buldum kendime. Sanatçının kendini geliştirip kendi dilini, üslubunu, sözlerini oluştururken sanatından para kazanması biraz zor. Ancak kendi dilini geliştirene kadar başka işler yapıp para kazanabilirsin. Çünkü para kazanmaya çok erken başlarsan bu sefer sanat piyasası denilen şey seni manipüle etmeye başlıyor. “Bu işlerden istiyorum bunlardan yap, böyle olsun şöyle olsun.” deyip, senin karakterini belirlemeye başlıyor. Onun için ben aldığım grafik eğitiminin sayesinde, ajanslarda da çalıştım, ilaç firmasında reklam yaptım, broşür tasarımları yaptım. Aslında bir yandan grafiğin bana inanılmaz bir katkısı oldu: hem para kazanabildim, hem de resim dilimi geliştirebildim.

BY: Peki tekniğiniz şu ana kadar nasıl gelişti, bu gelişimi gözlemleme imkanı bulabildiniz mi?

MH: Teknik bazen arkadan gelen bir şey, bazen de kavrama göre gelişen bir şey. Ben çok teknik deneyen bir sanatçıyım, biraz da maymun iştahlıyım bu konuda. Bir şeyi merak ediyorum, onun üzerine gidiyorum, tekniği buluyorum, o teknikle bir şeyler üretiyorum, sonra başka tekniğe geçiyorum. O anlamda teknik arsızıyım denebilir. Geçenlerde okulda arkadaşlarla konuşuyoruz, “Bir teknik malzeme kitabı mı yazsan?” dediler, “Bu kadar tekniğe vakıfsın. Arkadan gelen arkadaşlara çok faydası olur bu şekilde.”. Teknik iştah açıcı bir şey benim için. Bir tek teknikle resim yapmadım ben, birçok teknik ile resim yaptım. İlk başladığım zamanlarda kağıt üzerine guaj pastel çalışıyordum. Çünkü bilmiyordum akrilik boyayı, vesaireyi. Sonra tuvale geçtim. Grafik eğitiminde tuval yoktur, tuval bez bilmeyiz biz, ben sonradan öğrendim tuvali. Tuvale geçince akriliğe döndüm, daha yakındı çünkü su bazlı malzemelere. Sonrasında da yağlı boyaya döndüm. Bir sürü farklı teknik denedim, ama iki ana damar bakarsan resimlerimde daha çok akrilik ve yağlı boya.

BY: Sizin için teknik biraz daha önde geliyor diyebilir miyiz?

MH: Teknik, söylediğim gibi, bazen gelip kendi başına bir işi oluşturabilir. Bazen de bir kavram gelip tekniği oluşturabilir. Ben teknik çok önemli bir şey demiyorum, teknik arkadan gelen bir şeydir aslında, ama heyecan verici bir şeydir. Bazen öyle bir malzeme bulursun ki, bunu heykele, resime çevirmek istersin, malzeme çağırır bazen. Bazen de çağırmaz. Bazen de konu seni çağırır. Onun ne zaman hangisini çağıracağını bilmek kestirilemez bir şey açıkçası.

BY: Peki, öğrencilerinizle etkileşiminiz sanatınızı nasıl etkiledi, ders vermek, öğrencilerle çalışmak.

MH: Benim derslerim deneysel geçiyor. Ben bir fikir ile, malzeme ile sınıfa geliyorum, dersler biraz workshop gibi geçiyor. Malzemeyle derse geldiğim için, diyorum ki bu malzemeyle ben böyle çalışıyorum, ancak bundan sonrası size kalmış. Ondan sonra arkadaşlar da denemeye başlıyorlar. Grafik bölümünde illüstrasyon dersine giriyorum, mesela geçen hafta okulda strafor baskı tekniği yaptık. Tekniğin basit olarak nasıl yapılacağını gösteriyorum ama onlar kendileri başka bir şeyler denemek istiyorlar. Birbirlerinden görüyorlar, gördüklerini denemek istiyorlar. Mesela orada ben de öğreniyorum bazı şeyleri: böyle yapılabilir, şöyle yapılabilir. Öğretmenlik aynı zamanda öğrenme mesleği, öğrenmeye açık olmak lazım. Biz her şeyi öğreteceğiz diye bir şey yok. Her şeyi öğreniyoruz aynı zamanda, bu karşılıklı bir süreç. Bundan dolayı benim için katkısı bilgiyi taze tutması. Bir bilgin var ve bunu aktarmak için taze tutmak zorundasın, karşıdan almak zorundasın, iletişime açık olmak zorundasın. Benim sanatımda hocalığın bilgimi, fikrimi yenileme ve taze tutma adına önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum.

BY: Genel olarak, sanatsal üslubunuzu yönlendiren bir akım, bir sanatçı oldu mu, özellikle erken yıllarınızda?

MH: Erken yıllarımda kesinlikle oldu. Bir kere grafik kökenli olduğum için, bizde illüstrasyon dersi vardı. İllüstrasyonu resimden ayıran şey, illüstrasyonun bir metin üzerinden akmasıdır. Okuduğunuz bir şiir olur, bir hikaye, ya da size verilen bir metin üzerinden resim yaparsınız. Aslında benim alışkanlığım da bunun üzerineydi, resim yapma alışkanlığım, okulda başlayan alışkanlığım. Hâl böyle olunca da okuduğum kitaplardan resimler yapmaya başladım. İlk başlarda Edgar Allen Poe ile Gabriel Garcia Marquez’in kitaplarından çok etkilenmiştim, benim de dünyama çok yakındı açıkçası: biraz karanlık, biraz ütopik, biraz fantastik. Onların kitaplarındaki konulardan, hikayelerden resimler üretmeye başladım. Aslında resmin temelinde ilk başlarda şekillenirken çok büyük bir katkısı vardır bu yazarların. Sadece yazarlardan beslendiğimi söyleyemem, birçok sanatçıdan da beslendim: Mesela benim için Francis Bacon önemli bir başlangıçtı. Aslında biraz önce de söylediğim gibi ortaokulda tanıştım Francis Bacon’la, fakat Francis Bacon olduğunu bilmiyordum. Bir tek resmi vardı kitapta: arkasında etler asılı bir adam, bağıran bir adam, Papa’ya gönderme yaptığı resim bu. O kadar klasik resmin arasında benim için çok ürkütücü bir işti açıkçası. O iş zihnimde öyle bir yer etmiş ki, sanat hayatımı, resme bakışımı değiştiren bir resimdi benim için. Böyle de bir resim yapılabiliri bana gösterdi. O güne kadar klasik resimlerdi kitaplarda gördüklerim, genellikle İsa’nın çarmıhtan indirilişi gibi dini anlatımlar. Ama Francis Bacon’un o eseri, gerçekten can alıcı bir eserdi. Bu benim için sanıyorum bir kırılma noktası, mihenk taşıydı Francis Bacon’ın resimleri. Tabi sonra Bacon’ı keşfettim, daha derinlerine baktım. İlk resimlerimde çok büyük Bacon etkileri vardır. Ondan sonra şunu da anladım ki sanatçı olarak etkilenmekten korkmamalıyım. Ben etkilenirim ve öyle de yaparsam da özgün olamam gibi bir tasam yok açıkçası. Açıkçası özgün olmak gibi bir tasam da yok. Bunu da şimdi arkadaşlara, özgünlüğün bir öğreti olamayacağını öğretmeye çalışıyorum. Yani insan, yürüyüşünü ve gülüşünü nasıl belirleyemezse, resim yaparkenki özgünlük durumunu belirleyemez. Yani bu bir strateji olamaz. Bu strateji ise yanlış bir şey olur, ya da doğal bir şey olmaz. Bunu ancak çalışarak kazanabilirsin. Çok bakarsın, çok okursun, çok üretirsin, üretim anında senin içindeki her şey ortaya çıkmaya başlar zaten. Benim fikrim böyle. Ondan dolayı etkilenmekten hiç korkmadım ve Francis Bacon’dan sonra birçok sanatçıdan da etkilendim.

Hatta benim sanatım etkiyle gelişti, bakarak gelişti. Ben grafik eğitimi gördüğüm için resim bilmiyorum, yani resme nasıl başlanır tuval nasıl yapılır, kompozisyon nasıl kurulur resimde,  bunların hepsini ben sanatçılardan öğrendim. Sergi gezerek, kitap bakarak, müze gezerek, inceleyerek tekniklerini öğrendim. Bu anlamda bir hoca ya da bir okul yoktu benim için. Benim okulum grafikten çıktıktan sonra, sanat piyasası içerisindeki müzeler, galeriler, sanatçıların atölyeleri oldu.

BY: Özellikle müzikle uğraştığınız için soruyorum, müzik sanatınızı etkiledi mi?

MH: Eğer etkilenmeye açıksan, yemek yapıyorsan ondan da etkilenirsin, bir arkadaşınla aran bozulmuştur, etkilenirsin; Türkiye’nin politik durumunda birtakım şeyler değişmiştir, ondan etkilenirsin. Sanatçı, etki alanı açık bir insandır. Yani müzikten etkilenmemek mümkün değil, sadece benim için değil, herkes için. Müzik hepimizi etkiler. Müzik yapmak olarak bakarsak eğer, müziği icra etmek tarafında, ben ortaokuldan beri saz çalıyorum. Müzik yapmayı, müziğin içinde olmayı çok seviyorum. Onun için atölyemde davullar sazlar farklı farklı müzik aletleri var. Bazen öğrencilerimizle oturup çalıyoruz karşılıklı. Müzikte profesyonel değilim, ama müzik beni deşarj ediyor. Kitlendiğim noktada müzik benim kilidimi açıyor. Kafamın takıldığı noktada müzik beni başka bir noktaya taşıyor. Yaptığın işle çok iç içe olmaya başladığın zaman görmezden gelirsin bazı şeyleri, dikkatin dağılır. Bu her meslekte vardır. Doktorsan bile böyledir. Aynı işi yapa yapa, bazı şeyleri gözden kaçırmaya başlayabilirsin. Müzik geri çekilmeme neden oluyor benim, bir daha bakmama neden oluyor. O anlamda müzik benim için önemli.

BY: Sanatla ilgilenen gençlere ne tavsiyeler verirsiniz?

MH: Bir kere, çok büyük umutlarla bahsetmeyeceğim ama, bunu kendi başına yapmak çok büyük bir zevk, arzu. Sadece kendin için yaptığını bilmek çok önemli. Bundan bunu yaparken sanat yaparken, şiir yazarken, resim yaparken, müzik yaparken, öncelikle bunu kendi ruhun için yaptığını çok iyi bilmen lazım. Yani bundan vazgeçmeme nedeninin sadece senin ruhun olduğunu bilmen lazım. Bundan bir kariyer, para beklentisi yok değil, tabii ki var. Ben asla bunlara bakmayın diyemem ama ilk öncelik kendi içinde bunu içselleştirmen, ve bunu yemek yemek kadar doğal bir şekilde yapıyor olman. Eğer böyle yapmıyorsan, ailen istedi diye yapıyorsan, başka bir sebepten yapıyorsan, arkadaşından gördün diye yapıyorsan bu sürdürülebilir değil. Çünkü bu iş çok paralar kazanılan bir iş de değil. Bir şairin, bir heykeltıraşın, bir ressamın durumunu hepimiz biliyoruz. Ondan dolayı acılar içerisinde değiliz ama çok para kazanmak istiyorsan başka işler yapman lazım. Ondan dolayı gençlere tavsiyem çok seviyorlarsa, vazgeçemiyorlarsa yapsınlar. Umutlarını kırmak istemem çünkü ben de üniversitedeyim. Çok sevdiğiniz bir işten de aç kalmazsınız. Mutlaka bir kapı açılıyor ve insanlar sizi görmezden gelemiyorlar. Sen bir değer üretiyorsan, başlarda görmezden gelinebilirsin, ama mücadele edip yaptığın işin üzerine gidersen senin değerin yavaş yavaş anlaşılıyor ve bir şekilde senin bu işten ekonomik olarak hayatını devam ettirmeni sağlıyor. 

BY: Zamanınızda Türkiye’de çok farklı işler veren sanatçılara rastlanamıyordu.

MH: Dünya değişti.

BY: Peki siz nasıl dünya ile eşzamanlı olarak kendinizi değiştirebildiniz?

MH: Eğer başardıysam tabi, sen öyle söylüyorsan ama. Bu kendini diri tutmakla, taze tutmakla, aşkla tutmakla alakalı. Bir şeyin peşinde koşup, ben bunu buldum sürekli yapayım gibi, sanayi üretim yapmıyoruz biz. Üç sene sonra bu kekten yapacağım kadarını yaptım, bu artık bana heyecan vermiyor dediğin noktada başka bir şeye geçmelisin. Yani kendini de şaşırtmalısın açıkçası. Ben şaşırmayı da kendimi şaşırtmayı da seviyorum. Onun için bir tane neon sergisi yapılmıştı, bir tane yazı istediler benden, her sanatçının sanatını dışarıdan gören, eleştiren bir yazı. Ben de “Bu Da Mı Horasan?” diye bir yazı göndermiştim. Şimdi benim dönemlerim o kadar farklılaştı ki, aslında bir yandan da sanat piyasasına kafa tutmak gibi bir şey. Ben neyim kafa tutacak diyeceksin, etim ne budum ne, ama sonuç olarak birey olarak bunu hissediyorum. Sanat piyasası senden bir şey bekliyor konformist bir yapısı var sanat piyasasının, seni bir yerde kodlamak istiyor, o kodun dışına çıkılmasından hoşlanmıyor. Ne gibi mesela, aynı arabadan iki insanın almak istemesi gibi aynı resimden de iki insan almak istiyor. Sen ondan aldıysan bende de mavisi var gibi bakıldığı zaman, sanatçı bu üretimi endüstriyel hale getirmeye başlıyor. Çağın problemi biraz bu. Sanatçı artık kendi içsel dünyasından vazgeçip yavaş yavaş ona dışarıdan gelen bu taleple başka bir üretim bandına geçiyor. Bu çok heyecan verici değil. Dünyada da yapılıyor bir sürü yerde. Senin adına “edition”lar, birtakım şeyler yapılabilir, ama sen orijinal olarak hayatında bambaşka bir yere doğru gidebilirsin. Birçok sanatçıyı sanat tarihinden silmek zorunda kalırdık endüstriyel üretim yapsalardı. Marcel Duchamp’tan bilmemneye kadar. Şimdi biz Marshall Duchamp deyince pisuvarı hatırlıyoruz ama Duchamp’ın pentürleri de var, heykelleri de var, birçok işi var o pisüvara gelinceye kadar aslında. Biz bir işi görmek istiyoruz, “bu Giacometti hep böyle yapıyor.” Oysa öyle değil. Ben Giacometti’nin Basel’de bir retrospektif sergisini gezmiştim. Oraya gelene kadar bir sürü şey deniyor. Mark Rothko aynı şekilde, bir sürü şey deniyor. Bir sürü şey yapıyor. Biz sadece buzdağının ucundaki bir noktayı görüyoruz, zannediyoruz ki sanatçı hep böyle yaptı ömür boyu. Hayır öyle yapmadı. O sanatçı da bir sürü şey denedi, bir sürü şeyde yanıldı. Yanılmadı, sanatta yanıldı lafını kullanmak istemem, deneme lafı daha güzeldir. Ondan dolayı ben de denemekten hiç korkmadım. Zaten şunu da hiç düşünmedim: Bunu yaptım, bu da mı Horasan oldu olmadı mı? Benim derdim değil açıkçası. Ben zaten bir marka olmak için de yola çıkmadım. “Benim bir markam var ben bunları yaparım bunları üretirim.” algısı çok tehlikeli bir şey bir sanatçı için. Evet sistem bizi buna sürüklüyor, fakat sanatçının burada uyanık ve zeki olması gerektiğini düşünüyorum. Ona gösterilen yollardan geçmeyip kendi yollarını zorlaması gerektiğini düşünüyorum. Biraz önce tavsiyeler diyordun ya, belki bunlar da olabilir. Tavsiye bence hoş bir laf değil insanlar kendi yollarını buluyorlar, arkadaşlar da kendi yollarını, yöntemlerini, maceralarını bulacaklar. Ben 86’da başladım ve 2020’ye geliyoruz. Başka bir zaman diliminde yaşadım, sizler ise başka bir zaman diliminin şahitlerisiniz. Başka bir zaman diliminin şahitleri olarak tabii ki geçmişten bazı şeyleri taşıyacaksınız.Taşıyacaksınız ama yeni şeyler de koyacaksınız üzerine. Ben size yeni koyacağınız şeyler hakkında çok fazla fikir veremem çünkü mecralarınız da değişti. Şimdi Instagram’ı, sosyal medyayı çok iyi kullanıyorsunuz. Belki bambaşka sanatlar, teknikler, medyumlar geliştireceksiniz. Bu özünde içsel bir yolculuk. İnsanın kendi hayat deneyimini, tecrübesini aktarması gibi başkalarına. Bunu sanat yoluyla yazarak, çizerek aktarması tabii ki çok değerli bir deney. Niye benim için çok değerli? Çünkü ben sanatın duygulardan oluştuğuna inanıyorum, iletişimi duygularla kuran bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Afrika’daki bir sanatçının, Amerika’dakı bir sanatçının üretiminden oradaki halkın, coğrafyanın ruhunu duygusunu anlayabiliyorum. İran filmlerini seyrettiğim zaman oradaki duyguyu, oradaki ruhu anlayabiliyorum. Ama bir tarihçinin, bir sosyologun yazısıyla o ruhu anlayamıyorum. Çünkü insanın ruhunun apaçık ifşası sanat: yalansız dolansız olduğu için direkt geçen bir şey. Ondan dolayı da içinde politik bir şey yok, yani söylerken yanıltma, stratejik bir şey yok. Gerçekleri söylüyor anlamında söylemiyorum, ruh anlamında söylüyorum. O anlamda benim için çok değerli.

BY: Etkilenme süreciniz nasıl oluyor?

MH: Türlü türlüsü var açıkçası. Bir film izleyeyim de resim yapayım dediğim olmadı ama izledikten sonra yaptığım oldu. Bir dönem filmler çok etkiliyordu. Şu aralar filmlerden çok resim yaptığımı söyleyemem ama bir dönem epey etkilendim, ürettim. Aslında burada defterler var, bunlara düzenli olarak not tutuyorum, içlerinde desenler var. Fikirler var, projeler var, burada zihnimi diri tutmaya çalışıyorum. Bu benim zaman makinem gibi..

BY: Kişisel tarih gibi.

MH: Evet, kişisel tarihim açıkçası. Bazen şöyle oluyor, yapmak istiyorum bir şeyler, aklımda bir şey yok ama cebimde bir sürü şey var. Bunlar arşivim gibi. Oradan bakıyorum, bunu çalışabilirim diyorum geri dönüp onu çalışıyorum. Chuck Close diyor ki “İlham amatörlere ait bir şeydir.”. Yani profesyonel olmak şöyle bir şey. “Bekliyorum çalışma azmim gelsin çalışacağım, havalar güzel olsun çalışacağım, biraz param olsun malzeme alıp çalışacağım.”. Bu bir yalan. Böyle bir şey yok. İlhamı hiç bekleyemezsin, sen başlarsın ilham arkandan gelir ya da gelmez, önemli değil. Önemli olan hep yolda olmaktır, hep çalışmak üzere kendini konuşlandırmaktır. Onun için mesela aşağıda büyük bir işe başladım, iki gün sonra sergi açılışım vardı. Zaten sergi işlerimi yapmıştım etmiştim ama canım bir şey yapmak istiyor, kendime bir şey çizmek istiyorum, oturup onu çizdim. Kendi disipline etme meselesi var burada açıkçası. Yani bırakayım kendi kendime çalışayım, sanatçının zamanı geniştir, istediği zaman çalışır, tatile gider; hayır bir sanatçı aslında bir işçiden, bir işadamından çok daha fazla çalışır. Çünkü, işçinin, memurun mesaisi biter, evine gelir, kapatır kontağı, ama sanatçıda öyle bir şey yok. Gece yatarsın aklına fikir gelir, gecenin üçünde kalkarsın çalışmaya başlarsın, çizersin, yazarsın, uykusuz kalırsın sabaha kadar. Mesain yoktur, tatilin yoktur. Tatile gittiğin zaman “Ben sanatçı değilim, tatile geldim, artık bu duygularla değilim.” diyemezsin. Her şey senin için üretmek üzerine konumlanmıştır. Fikirler sürekli böyle aklına gelir, defterin vardır yazarsın. Onun için bizim beynimiz sürekli üretmek için çalışır. Ondan dolayı disipline olmak, kendi kendini disipline etmek, ayartmak çok önemli. Bir de galiba şu çok önemli, şimdi bunu görüyorum, küsmemek çok önemli. Çok rekabetçi bir toplumda yaşıyoruz şu an. Şurada beş tane makine mühendisi var, beş tane doktor, beş tane sanatçı var hepsi birbiriyle yarışıyor. Bazen bir tanesi biraz daha ileri geçebilir, adım atabilir; bu stratejik olarak da olabilir, bilgi olarak da olabilir. Bilemezsin neden olduğunu. Senden daha meşhur olabilir. Daha çok para kazanabilir. Burada geride kalanın devam etme sürecini kafasında yazması lazım. Çünkü birimize bakarak değil, kendimize bakarak devam etmemiz lazım. Ama toplum, yaşadığımız çağ diyor ki birbirinizle yarışın sürekli. Aslında insanın yarışı kendiyledir, sen kendinle devam edersin sürekli, başkasıyla yarışırsan küsebilirsin. Kalbin kırılır, umutsuzluğa kapılırsın, işi bırakabilirsin, hevesin kırılır, bir sürü şey kırılır. Ondan dolayı kendini çok iyi tanıdığın için kendinle yarışırsan, kaybedersen de kendine kaybetmişsindir, sıkıntı yok. 

Aralık Ayının Teması: “SİRK”

TEVİTÖL Görsel Sanatlar Kulübü olarak düzenlemeye başladığımız okul içi aylık resim yarışmamızın Aralık 2019 teması “Sirk” oldu. “Yaratıcılık”, “Teknik”, “Mansiyon” ve 2 “Sergileme” ödüllerimizi cuma töreninde dağıttık.

Yaratıcılık: Hüseyin Arda Aksoy

Teknik: Dilara Lal Altaylar

Mansiyon: Ada Özcan

Sergileme: İdil Aydın

Sergileme: Zeynep Sunay

Yarışmamıza katılan bütün öğrencilerimize teşekkür ediyor, kazanlarımızı tebrik ediyoruz. Ocak 2020 yarışmamıza “UYKU” temalı eserlerinizi bekliyoruz.

Sanatsal Paradokslar

Yunanca para: karşıt ve doxa: düşünce, inanış sözcüklerinden meydana gelen “paradoks” kavramı; isminin hakkını vererek bizleri “düşünsel yanılsamalara, çelişkilere, mantıksal tutarsızlığa” sürükler. Birçok matematikçinin, filozofun, şairin ve yazarın eserlerinde karşımıza çıkan algısal paradokslar, görsel sanatlarda da “Biz buradayız!” demekte ve iddialarını korumaktadırlar. Paradoks ve sanatın bu tarihi buluşması, Kant’ın sanat anlayışının temelini oluşturur. Kant’a göre, sanat doğa gibi göründüğünde güzeldir fakat biz onun sanat olduğunun bilincinde olmalıyız.

Burada “sanat” olarak kastedilen bir amaç doğrultusunda gerçekleşen insan edimi hatta o edimin ortaya koyduğu herhangi bir ürün, yapıttır. Bahsi geçen ürün de salt bir güzelliğe kavuşmak adına, doğa gibi tasarlanmamış ve kavram bağlamından uzaklaşıp bağımsızlığını ortaya koymuş olmalıdır. Görsel ürünlerdeki renklerin ve birtakım biçimlerin yarattığı iki boyuttaki paradoksal yapıya ve sanatçıların paradoksal denklemleri eserleriyle nasıl bütünleştirdiklerine bir göz atalım:

Maurits Cornelis Escher (1898-1972)

Kardeşi Berend Escher’in teşviğiyle matematiğe ilgi duyan Hollandalı sanatçı; simetri, felsefe, sonsuzluk alanlarındaki alakasını da harmanlayarak iki ve üç boyutlu kavramlar biçeminden sonsuzluğa uzanan bir düşünce temsiline ulaşmıştır. Zaman ve uzay sonsuzluğunu, sanatsal sonsuzluğa addetmiş, sınırlı bir alanda negatif pozitif farklılığında konulan şekiller ile kendisine has bir perspektif yaratmıştır.


Şekil 1. Escher, Konkav ve Konveks 

Birbiri ile uyumsuz ifadeleri estetik olarak sunabilen ve gerçeküstü bir algı yaratabilen sanatçıya yukarıdaki eseri için Gombrich tarafından şöyle bir yorum yapılmıştır:

“… Özellikle perspektifinin bu denli doğru gözükmesi nedeniyle, Hogarth’ın kazı resminin karşıtıdır. Fakat resme daha dikkatli baktığımızda, bu türden yapıların bizim gerçekliğimizde yerinin bulunmadığını, sanatçının bizi yukarısının ve aşağısının, sağın ve solun söz konusu olmadığı düzlemlere götürmeye çalıştığını anlarız. Resim, sanatçının uzam sorunu üzerindeki düşünme eylemini içermekte, fakat bununla eşzamanlı olarak uzamın gözleminde izleyicinin oynadığı rolü de sergilemektedir. Tek tek nesneler ile çeşitli bakış açıları arasında amaçlanan ilişkileri kavramaya çalışırken, sanatçının düzenlemelerinin çelişkili yanlarını da ortaya çıkarmaktayız.”


Şekil 2. Escher, Çizen Eller

Escher’in “Çizen Eller”i, optik yanılsamayı gözler önüne sermektedir. Sağ elin sol eli, sol elin de sağ eli çizmesi üzerine bir paradoksa düşüyoruz. Escher’in resimlerinin “paradokslar” kullanılmadan açıklanabilmesi içinse daha güçlü bir anlam seviyesine ihtiyaç duyuyoruz. Tıpkı resimlerine hükmeden ressam Escher’in kendi kurallarını kendisi koyması gibi…

Patrick Hughes (1939)

“Reverspective”(Ters Perspektif) akımının öncüsü İngiliz öğretmen, yazar, tasarımcı ve görsel sanatçı Hughes; birçok Trompe l’oei(göz aldanması) resimlerine imzasını atmıştır. Bu biçemin en dikkat çekici özelliği iki boyutlu resmin temsil ettiği şeyin kendisi olduğu sanısıdır. Reverspective’de esere önünden bakacak olursak boyalı ve üç boyutlu bir perspektifle karşılaşırız. Tablonun 180 derecelik açısında başımızı hareket ettirdiğimizdeyse üç boyutlu yüzeylerin arasında meydana gelen “optik geçiş” yeni bir görüntü elde etmemizi sağlar. Ayrıca sanatçının resimlerinde yakaladığı hayali derinlik kurgusu ve sayısız bakış açısı da özgünlüğünün bir göstergesidir. Birçok açıdan resimlerini değerlendirdiğimizde “Ters Perspektif” kavramına uygun olarak bir resim içerisindeki farklı konu bütünlüklerine rastlarız. Bu da bizleri paradoksal bir çelişkiye iter.

Şekil 3. Hughes, Pleasure Island

Şekil 4. Hughes, Downtown Uptown

Perspektif ilkeleri ters ve olağanüstü bir şey olur. Heykel resim halinde katılaştığı zaman; zihin statik bir resim içinde kendi isteğiyle hareket edebilir, imkânsız zanneden elde edilir. ” Patrick Hughes

Rene Magritte (1898-1967)

Belçika’da dünyaya gelmiş ve sanat eğitimini tamamlamıştır. Afiş ve reklam da tasarlayan ressam, “gerçeküstücülük” akımının en önemli sanatçılarındandır. Magritte’nin eserlerinde objeler başkalaşıma ve radikal bir değişikliğe uğramıştır. Sanatçının “Bu bir pipo değildir.” yapıtı, tanınan bir eseridir.

Şekil 5. Magritte, İmgelerin İhaneti

Bu resimde görülen bir pipodur fakat altındaki yazı algısal bir probleme yol açar. Burada verilmek istenen mesaj ise pipo olarak gördüğümüz nesnenin yalnızca gerçek dünyadaki herhangi bir piponun görüntüsü olabileceğidir.

 “Görüntüler bizde birtakım duygular uyandırdığına göre, gösterilenle gösteren arasında gerçekçi bir ayırım yapmamız anlamsızdır. Bir anlamda resimde gördüğümüz pipo, cebimizdeki pipodan daha gerçektir. Çünkü gördüğümüz şu ya da bu sapı olan, içi kirli ya da ağızlık yerinden bir parça kopmuş belli bir pipo değil, genel bir pipodur. ‘Pipo’ dediğimiz nesnenin varlığını, kafamızdaki pipo kavramı belirler. Kuşkusuz ‘pipo’ sözcüğü bir İngiliz ya da Fransız için yeterli olabilir…”

(Lynton, 2014)

*Bu resim ve yarattığı paradoksu hakkında daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak için Michel Foucault’un “Bu bir pipo değildir.” kitabına başvurabilirsiniz. 

Şekil 6. Magritte, İnsanın Oğlu.

Sonuç olarak paradoks algısını eserlerine yansıtan pek çok sanatçı bulunmaktadır. Bahsettiğimiz sanatçıların stillerini ele alacak olursak: Escher, uzay zaman mekân anlayışıyla; Hughes, optik algısıyla; Magritte de simge ve imge arasındaki kurduğu ilişkiyle paradoks yaratmayı başarmışlardır. Bu tür yapıtlarda kullanılan paradoks semantiği sınırlı olan birçok görüntüye yeni anlamlar yükler ve düşün dünyasının ufkunu genişletir. İki boyuta aktarılan imgelemlerin içerisindeki gerçekliğe erişme çabasıysa sanat ve matematik var oldukça süregelecek, yani sonsuza dek insanlığın yakasını bırakmayacaktır. Gösterilenin ve gördüklerinizin paradokslarından sıyrılıp, doğru önermeler oluşturabileceğiniz bir hayat dileriz. 

Kasım Ayının Teması: “BAĞ”

TEVİTÖL Görsel Sanatlar Kulübü olarak düzenlemeye başladığımız okul içi aylık resim yarışmamızın Kasım 2019 teması “Bağ” oldu. “Yaratıcılık”, “Teknik”, “Mansiyon” ve 2 “Sergileme” ödüllerimizi cuma töreninde dağıttık.

Ödül alan öğrencilerimiz.

Yaratıcılık: Zeynep Sunay

Zeynep Sunay, 10. sınıf

Teknik: Zeren Ceyda Çalışal

Zeren Ceyda Çalışal, 10. sınıf

Mansiyon Ödülü: Kerim Önder Uluçay

Kerim Önder Uluçay, 9. sınıf

Sergileme: İrem Kurt

İrem Kurt, 10. sınıf

Sergileme: Başak Deniz Altun

Başak Deniz Altun, 10. sınıf

Yarışmamıza katılan bütün öğrencilerimize teşekkür ediyor, kazanlarımızı tebrik ediyoruz. Aralık 2019 yarışmamıza “SİRK” temalı eserlerinizi bekliyoruz.

Sen Söyle

Canan Tolon’un İstanbul Modern tarafından düzenlenen “Sen Söyle” adlı sergisi 6 Eylül 2019 tarihi itibariyle sanatseverler ile buluştu. “Sen Söyle”, çalışmalarında “bozulmuş doğa”yı eleştiren Tolon’un en kapsamlı sergisi olma niteliğini taşıyor. Sergide yer alan fotoğraf, yerleştirme ve çizim gibi farklı teknikler; Canan Tolon’un 1980’lerden beri süregelen sanatsal birikimini gözler önüne seriyor. Sergi, Tolon’un en ikonik sanat eserlerini bir araya getirirken Tolon’un zamanla gelişen ve sanat anlayışını gözler önüne seriyor. Eserlerde soyut bir anlatım yakalanmış olması da dikkat çekiyor.

Sergiden bir kare.

Tolon, serginin başlığını “Sen Söyle” koyarken sözün sadece onda olmadığını, öykülemeyi izleyiciye bıraktığını, başkalarının sözlerine de kulak verdiğini vurgulamak istediğini dile getiriyor. Müzenin iki katına yayılan sergi, kendi içinde bir geçmiş ve şimdiki zaman ilişkisi kurgulanacak şekilde düzenlenmiş. Sürekli olarak kendini yenileyen doğa ve insanların büyük bir girişimi olan mimarlığın birbiri üzerindeki etkisi ve çatışmaları, serginin temelini oluşturuyor.

TRT World’ün sergi tanıtım videosu.

Ortaya çıkan çelişki, sanatseverler için adeta bir simülasyon oluştururken “fotoğraf mı resim mi” sorusunu akıllardan eksik etmiyor. Eserlerde doğal malzemelerin kullanılması, sonsuzluğa uzanan ve terk edilmiş manzaralar kullanılarak kompozisyon oluşturması; kaos, belirsizlik ve dehşet gibi duyguları ortaya çıkarıyor. Doğa, insan, mimarlık ve kültür arasındaki ilişkiyi farklı bir bakış açısı ile yorumlayan Canan Tolon’un “Sen Söyle” adlı sergisi görülmeye değer nitelikte. Sergi, 20 Şubat 2020 tarihine kadar İstanbul Modern’de sanatseverlere açık olacak.

Detaylı bilgi için: https://www.istanbulmodern.org/tr/sergiler/guncel-sergiler/canan-tolon-sen-soyle_2326.html

Saat Kaç?

9 Şubat 2020’ye kadar gezilebilecek sergilerden biri olan “Saat Kaç?” ziyaretçilere güzel bir deneyim katacaktır. Emre Baykal ve Eda Berkmen küratörlüğünde düzenlenen “Saat Kaç?” Arter’in 3. ve 4. katlarında sergilenmekte. 34 sanatçının 44 eserini bir araya topladı. Zaman, mekan ve bellek kavramlarını yorumlayan sanatçılar çağdaş & modern sanata önemli yapıtlar katıyor. 

Sergide; Karşı Müzik, Unplugged Serisi, Fransız Saati Televizyonu, Dışarı çıkmadık, çünkü hep dışarıdaydık/İçeri girmedik, çünkü hep içerideydik, Karanlığın İçinden İmgeler gibi yakın zamanda yapılmış sanat eserleri bulunuyor. Görenlere ve inceleyenlere yeni kapılar açan yapıtlar; resim, heykel, film formatlarında yoğunlaşmış. Yer, zaman ve belleği ele alan eserler nihilist ve şüpheci bir bakışla yansıtılıyor. Sergide sanatçıların düşünce ve duygularıyla başlangıç ve sonların birleşmiş olduğu, amaçsızlığın amacı, mekanın kırılması, sonsuz zaman döngüsü, aynılaşan toplumdan dışlanma, kamulaştırma gibi içerikli eserler bulunuyor. Sergilenen eserler bir bütün oluşturmakta ve temanın üzerinde birbirlerini tamamlamakta. 

“Saat Kaç?” Türk ve dünya çağdaş, modern sanat eserlerini bulundurmakla beraber insanları düşünmeye iten, kaçırılmaması gereken bir sergi. “Saat Kaç?” ziyaretçilerinin zaman, mekan ve bellek algılarının sınırlarını zorlayarak onları alışılmışın dışına; soyut bir evrene götürüyor.

16. İstanbul Bienali

14 Eylül – 10 Kasım tarihleri arasında düzenlenen ve sanatseverlere kaçırılmaz bir deneyim sunan İstanbul Bienali, bu yıl Yedinci Kıta teması üzerine gerçekleşiyor. 25 farklı ülkeden 56 sanatçının eserlerinin yer aldığı bienal, Yedinci Kıta’ya yani plastik bardak, poşet gibi atıklardan oluşan 3.4 milyon kilometrekare genişliğindeki ada üzerine dikkat toplamak ve farkındalık yaratmak için önemli bir platform oluşturuyor.

Yedinci Kıta, çevre temasının farklı yorumlarını bir noktada birleştirmek ile beraber insan teması üzerinde de duruyor. Çevreye verilen zarar, insanın doğaya etkisi, farklı kültürler, insan doğası, insan tanımı gibi konular ele alınıyor. Pera Müzesi geçmişe dönük resimler ve heykeller sergilerken MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi çağdaş sanat eserleri ile Bienal’e özel üretilen eserler sergilemekte. Bunun yanında labirenti andıran, oklarla yön gösteren ve odalardan oluşan bir yapıya sahip.

Sanatçıların günümüzdeki ekolojik ve sosyal sorunlar üzerine düşüncelerini yansıtan eserler ziyaretçilere yeni bakış açıları kazandırıyor.

Zafer Erkan ile Röportaj

TEVİTÖL Atölye Gezileri’nde Zafer Erkan Kasım ayı konuğumuz oldu.

Zafer Erkan kimdir?

Zafer Erkan 1968’de Çorum da doğdu. 1991 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümünden mezun oldu. 1995-1997 yılları arasında aynı üniversitede “Çağdaş Türk Resminde Hayvan Simgesi” teziyle yüksek lisansını tamamladı. 2005-2010 yılları arasında Kocaeli Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Bugüne kadar 7 kişisel sergi açan 5 ödül sahibi sanatçının çalışmaları çok sayıda karma sergide yer aldı. Halen Nişantaşı Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi ve İstanbul Aydın Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor.

Zafer Erkan ile röportajımız.

Barış Yıldırım: Merhaba, bu ayki Tevitöl atölye gezimizde Zafer Erkan’la beraberiz. Hoşgeldiniz tekrardan.

Zafer Erkan: Teşekkür ederim. Siz de hoş geldiniz.

BY: Hoşbulduk. O zaman başlayalım. Sanata ilginiz ne zaman başladı, sanatsal gelişiminiz nasıl oldu?

ZE: Başlangıç bizim için çok önemli bir şey. Her sanatçıda olduğu gibi benim de çocukluk dönemime denk geliyor. Benim resme başlamam yaklaşık olarak ilkokul beşinci sınıfta oldu. Abim resim yapıyordu o zaman. Ben de onun yanında durup, o resim yaparken sürekli onu izlerdim. Bir süre sonra ben de onu taklit ederek çocuksu tavrımla bir şeyler çizmeye başladım. Bu çizimler ilkokul öğretmenimin ilgisini çekti ve benimle ilgilenmeye başladı. Ortaokul yıllarında Hasan Biçer hocamla karşılaşmam benim için önemli bir süreçti. Ortaokul, lise yıllarındaki resim öğretmenlerimin yönlendirmeleriyle sulu boya ve yağlı boya gibi çeşitli teknikleri denedim. Üniversite döneminde güzel sanatlar fakültelerinin yetenek sınavlarına girdim. Böylece 1987 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne girdim. 1991 yılında aynı okuldan mezun oldum. Mezun olduktan sonra 1991-1992 gibi profesyonel resim hayatına da başlamış oldum.

BY: Peki hayatınızı sanattan kazanmaya geçişiniz nasıl oldu?

ZE: Bu biraz zaman aldı, zor oldu. Mezun olduktan sonra kişisel atölyemde özel resim dersleri verdim. Bu dersler ekonomik olarak yaşamımı sürdürmemi sağladı. Daha sonraki aşamalarda kişisel sergiler açıp, çeşitli yarışmalara katıldıktan sonra yavaş yavaş ekonomik anlamda da resimden bir karşılık almaya başladım. Bu süreç gerektiren bir durum. Resim yapan insanlar bu süreci bildiği için bunu bekliyor, çünkü başlangıçta ekonomik kazancın peşinde değilsiniz. Çok para kazanalım, büyük paralar kazanalım gibi bir düşünceyle hareket etmiyorsunuz. Temel sorun burada resim yapabilmek aslında. Başka bir işte çalışabilirsiniz, resim yapabilirsiniz; burada önemli olan resmin duygusunu yaşayabilmek. Sonrasında yol açıldığında, imkanlar geliştiğinde, zemin oluştuğunda ekonomik anlamda da bir şey elde edebilirsiniz.

BY: Peki, kariyeriniz boyunca, çocukluğunuzdan itibaren şu ana kadar tekniğiniz nasıl değişti?

ZE: Teknik resimdeki en büyük sorunumuz. Çünkü ekonomik durum veya profesyonel tavırdan önce bir sanatçının temel sorunu kendi resmiyle olan ilişkisi ve hesaplaşmasıdır. Teknik bu hesaplaşmanın başında geliyor. Ancak teknikle birlikte düşünsel anlatım, düşünsel olarak sanatınızın nerede yer aldığı da önemli. Öğrencilikten kalan, sonrasında üzerine koyulan teknik araştırmalar sonucunda boya sürüşünüz, renk anlayışınız, tekniğiniz kendiliğinden şekilleniyor. Burada temel olan şey çalışmak. Çünkü çalışıp malzemeyle oynadıkça kendi yolunuzu buluyorsunuz. Benim çok fazla teknik ve üslup kaygım olmadı. Çünkü tekniğiniz arzularınızın, isteğinizin, kişiliğinizin yansıması şeklinde kendini gösterebiliyor. Bu da sizin boya sürüşünüzü, renk anlayışınızı zaten içeriyor. Sanatçı kişiliğiniz de böylelikle oluşuyor. Boya sürüşü ve boyayı çözümleme aşamasından sonra geriye fikir ve düşünce kalıyor. İfade etmek istediğiniz düşünceyi bulduktan sonra “o fikri nasıl anlatabilirim”in yolculuğuna çıkıyorsunuz.

BY: Fikre geçmeden önce, teknik olarak kendinize örnek aldığınız, etkilendiğiniz, başka sanatçılar oldu mu?

ZE: Fovlara biraz fazla baktım bir dönem. Resimlerimde daha net renk kullanmayı seviyorum. Temiz, net renk kullanımı ve iki rengin yan yana gelmesiyle oluşan titreşim beni heyecanlandırıyor. Fovlara, İzlenimcilere baktığımda onların renk anlayışı beni çok etkiledi. Ancak şu anda tam bir isim telaffuz edemiyorum. Fakat kendi resmimin teknik oluşumunun köklerinde boyayı sürme arzumun ve kişisel yaklaşımımın etkili olduğunu düşünüyorum. Bu nasıl gelişti? Öğrencilik dönemimde çeşitli malzemelerle çalışmalar yaptım. Spatula kullanırken üst üste katmanlar halinde boya sürmeye başladım, bu malzemeyi kullanırken boyanın etkisi beni heyecanlandırdığı için bu boya sürüş tekniği burada devam etti. Bu da bir anlamda o tekniğe tutunmama ve malzemenin kendi yapısı da tekniğimin oluşmasına da neden oldu. Fakat sadece bunun gibi malzemeler kullanmıyorum elbette. Fırça ve çeşitli farklı malzemelerle sürüşü gerçekleştiriyorum. Bu konuda çok da tutucu değilim, önemli olan sizin yapmak, almak istediğiniz, görmek istediğiniz teknik etkiye hangi malzeme daha kolay ulaştırabiliyor ve sonuca gidebiliyorsunuz, biraz o malzemeleri deneyerek, araştırarak farklı malzemelere de zaman zaman yönlenebiliyorum.

BY: Yani teknik sizin için öncelikli olarak bir araç. Öyle değil mi?

ZE: Evet, teknik bir araç.

BY: Peki, resimlerinizin kompozisyonunu, fikri yapısını nasıl belirliyorsunuz?

ZE: Bu dönem dönem değişiyor. Çünkü bu konu yaşadıklarınızla ilgili, hissettiklerinizle ilgili, biraz içinde bulunduğunuz o ruh haliyle, dönemle, zaman zaman anlatmak istediğiniz, yaşadığınız şeyler değişiyor. Zaman değişince anlatım ve duygu da değişiyor. O yüzden bunu kesin bir şeye bağlayamıyorum. Dönem dönem resimlerim, konularım, ifadelerim değişti. Bu o anki yaşadığım gereklilikle ilgiliydi. Resimlerimi kendi hissettiklerimle ilişkilendirerek götürdüğüm, köklerini kendi bağlarımla buluşturduğum için, yaşadıklarımın değişmesiyle birlikte ifadeler ve konularda onunla orantılı bir şekilde değişti. 

BY: Bir dönem hayvan figürlerini sıklıkla imge olarak kullandınız resimlerinizde. Bu figürler nereden geldi, nereden doğdu ve sizin için ne gibi bir kolaylık, nasıl bir fonksiyon sağladı?

ZE: Evet, hayvan simgeleri ve hayvan motifleri öğrenciliğimden sonra yapmış olduğum ilk konularımı oluşturuyor. Bu nereden geldi, belki mitolojiye olan ilgim belki hayvanların sosyal hayatta çeşitli biçimlerde sembolleştirilmesi ve bu sembollerle anılmış olmaları. Mitolojilerde bununla karşılaşıyoruz. Aslında özünde her ne kadar hayvan simgesi kullanmış olsam da insanı anlatmak için kullandığım imgelerdi onlar. Çünkü insanlar bu simgeleri ve sembolleri hayvanlara yüklerken toplumsal yaşam ve insan kişiliğiyle ve düşüncesiyle ilişki kurarak bu sembolleri yaratmıştır. Bu bizden bağımsız ve kopuk değildir. Simgelere yüklenen anlamlar insanların gerçeği ile çok orantılı ve ilişkili. Nasıl geçmiş dönemlerde mitolojilere baktığımız zaman hayvanlara çeşitli anlamlar yüklenmiş. Bir kuşun, bir kartalın, bir doğanın gücünden ve sezgilerinden, bir baykuşun sezgilerinden, karganın yine aynı şekilde sezgilerinden, toplumda onların yeteneklerinden esinlenerek onların sembollerini üretmiş. Bu ise insanın güce sahip olma arzusundan da kaynaklanıyor. Sadece güce sahip olma arzusu değil, insanın kendini doğadaki bu tüm varlıklarla birlikte tamamlamaya, eksik olan yanlarını bu sembollerle güçlendirmeye çalıştığını düşünüyorum. Çünkü arkasındaki tüm o mitolojik imgelere baktığımızda hepsi bunu gösteriyor. Hayvan imgeleri güç imgeleri olmuşlar ve ve temelinde korku imgesi olarak karşımıza çıkmışlar. Çünkü insanlar ondan korkmuş, ona bir anlam yüklemiş; gücüne inanmış, ona bir anlam yüklemiş. Hepsi insanın korkularından çok, büyük güce sahip olma arzusundan da kaynaklanmış olabilir. Bu yüzden de hayvan simgesine bu kadar sarılmış olabilir diye düşünüyorum. Bendeki yansıması… Belki hayvanlar tür olarak birçok farklı türlere sahip. İnsan tek bir tür. Bu kadar farklı türler olmasına rağmen aslında her imge insana hizmet etmiş. Belki oradan esinlemiş olabilirim. Her hayvan da insan gibi ayrı yapıya sahip. O dönem bunları işledim.

Sonrasında farklı konular gelişti ve soyunmalar üzerine resim yaptım. Soyunma imgesini kullandım. Bu imge de benim için bir kavramdı.  Yani figüre bir tensellikten ziyade çıplaklık kavramının insanlık için farklı anlamlar taşımasından yaklaştım, resimlerimi o şekilde oluşturdum. Nasıl, çünkü biz çıplaklığı bir başlangıç olarak görüyoruz. Doğarken çıplak doğuyoruz ve bir işe başlarken “soyunmak” deyimini kullanıyoruz. Bu yine bir başlangıçtır aslında, biz çıplaklığı bir gerçeklik olarak görüyoruz aslında. Benim için anlamı bu. Gerçeklik ve objektiflik, saydamlık olarak görüyorum ve bir başlangıç olarak görüyorum. Bu da bu hayvan simgesinden sonra bir süre bir kopuş oldu. Askerlik görevi nedeniyle bir süre sanat çalışmalarıma ara verdim. Bu ara başlayan konularım oldu. Konu seçimi günlük hayatımızla, yaşamımızla, duygularımızla ilişkili, ve çoğu zaman teknik araçken konu da araç olabiliyor. Çünkü resim yapma eylemi insanı mutlu eden bir şey. Amaç sadece derdimizi anlatmak değil aslında, mutluluklarımızı anlatmak için de sanat yapıyoruz. Yani sanat sadece bir sorun üzerinden, problem üzerinden yürümüyor; arzularımız, beklentilerimiz, isteklerimiz… bunların üzerinden de yürüyor. Ben korkuyorum ,sadece derdim var, resim yapıyorum; öyle bir şey yok. Mutlu olmak için de sanat yapıyoruz.

BY: Tabii. Peki öğrencilerle çalışmanız sizi nasıl etkiledi?

ZE: Öğrencilerle çalışmak benim için öğretici olduğu kadar beni de geliştiren bir şey oldu. Bu çok severek, keyif alarak yaptığım bir iş. Kendi çalışmalarımı etkilemiyor değil, etkiliyor çünkü burada zaman sorunu yaşıyorsunuz, mümkün olduğu kadar boş zaman yakalamaya çalışıyorsunuz. İlk fırsatta kendimiz için bir şeyler yapma peşine düşüyoruz. Yapacağımız çalışmaları akşam saatlerinde, okuldan sonra, hayata geçirebiliyoruz. Genelde tatil dönemleri benim için daha verimli geçiyor.

BY: Peki bizim gibi sanatla ilgilenen  gençlere ne tavsiye verirsiniz? 

ZE: Her şeyden önce sanat yapmak aslında bir çalışma ve araştırma: bir beslenme. Bunu her şekilde yapabiliyoruz: okuyarak, film izleyerek, edebiyattan, müzikten, sanatın diğer kollarından ve yaşamın kendisinden. Çünkü benim için sanatın en önemli etkileşim alanı hayatın kendisi. Yaşamınıza bakmak, hayatınızın arkeolojisine inmek, hayatı izlemek, gözlemlemek sanatı besleyen kaynaklar diye düşünüyorum. Bu bolca kitap okumak, araştırma yapmak ve dünyada neler oluyor, neler bitiyor, bunları izlemek gerekiyor ve yeni gençliğin özellikle bunu çok iyi yaptığını düşünüyorum ve bu dönemde de gençler birçok konuda bizim gençliğimize göre daha şanslı olduklarını görüyorum. Bu çok güzel, mutluluk verici bir şey. Bu da gençlerin yollarının açık olduğu anlamında gelir. 

BY: Zafer Bey’e Tevitöl atölye gezilerini konuk ettiği için teşekkür ediyoruz.

ZE: Burada sizin gibi gençlerle birlikte olmaktan, güzel keyifli sohbet etmekten çok keyif aldım. Ben teşekkür ederim.

Abrakadabra

Halil Altındere’nin “Abrakadabra” sergisi 11 Eylül 2019 tarihinde Yapı Kredi Kültür Sanat Binası’ndasanatseverlerle buluştu. Serginin küratörlerinden biri ve hatta sergi kataloğunun yazarlarından Honu Hanru da konuşma yapacak. Yapı Kredi 75. yaşını kutlarken “75. Yıl Sergileri” adı altında birçok etkinliğe ev sahipliği yaptı. Abrakadabra 3 Kasım’a kadar devam edecek. Sergiyle eş zamanlı olarak da dünyaca ünlü küratörler ve yazarların Abrakadabra’ya özel olarak yazdıkları yazıları içeren bir sergi kitabı da yayımlanacak.

Halil Altındere.

Abrakadabra’nın sanatçısı bir sihirbaz, eserleriyse sihir malzemeleri olarak karşımıza çıkıyor. Sahnesiyse sergi alanı oluyor. Altındere son dönemde ortaya çıkardığı üç boyutlu bütün işleri ziyaretçilerine sunuyor. Sergi, Altındere’nin bronz işlerini, enstalasyon çalışmalarını ve hiper-realistik heykellerini bir araya getirirken hayal dünyası ve gündelik yaşamın gerçekliği arasındaki sınırın gücünü sorgulayan birçok eserden oluşuyor. Aynı zamanda sergi boyunca ünlü sihirbaz “QB”, Kubilay Tunçer, çeşitli tarihlerde hem yetişkinlere, hem de çocuklara özel olarak sergi salonunda performanslar ve sanat-sihir bağlantısıyla ilgili söyleşiler gerçekleştirecek.

TRT World’ün Abrakadabra sergi tanıtımı.

Altındere Abrakadabra’yla ilgili yaratıcılık ve absürdün bir arada bulunduğu sokak ve popüler kültürün bir arada bulunduğunu anlatıyor. Sergiyi gezen herkesin, sergi içindeki eserlerde kendinden bir parça bulacağına inanan sanatçı gündelik hayatın içinde sıradan görünen bir nesne, normal bir durum ya da bizim için olağanlaşmış durum ve nesnelerin aslında oldukça ilginç olabileceğini savunuyor. “İşte bu sergide kimi sıradan nesnelere, durumlara küçük müdahalelerde bulundum ve abrakadabra! Bu sıradan nesneler artık sıra dışı.

Abrakadabra sergisinden.

Altındere bir röportajında balmumunun aslında yapısı gereği çok pahalı bir malzeme olduğunu, bu yüzden balmumu heykellerin de aslında hep ünlü ve tanınmış isimler için yapıldığını anlatıyor. Bu sergide balmumu heykellerle sokakta her gün görebileceğiniz tiplemelerin olmasının sebebi de meşhur sözcüğünün anlamını değiştirme çabaları. Altındere genel olarak çok rahat ve kolay bir şekide anlaşılan bir sanatçı olarak görülüyor ve bu durumdan da gayet mutlu olduğunu belirtiyor. Amaçlarından birinin de aslında bu olduğunu söylüyor.

Her sergisinde kıyıdan köşeden görülen mizahın aslında insanların en önemli silahlarından biri olduğunu öne sürüyor çünkü mizahın günlük hayatımızda görmediğimiz şeyleri gözler önüne serdiğini ya da günlük hayatımızda gördüğümüz ama o kadar da önem vermediğimiz şeyleri daha dikkatle gözden geçirmemiz gerektiğini gösterdiğini düşünüyor.

Mutluluk Resimlerimiz

Nur Koçak’ın “Mutluluk Resimlerimiz” sergisi SALT Beyoğlu ve Galata’da!

   Nur Koçak’ın eserlerinden oluşan “Mutluluk Resimlerimiz” sergisi 3 Eylül ve 29 Aralık tarihleri arasında gezilebilecek güzel sergiler arasında yer alıyor. Eğitimi sırasında yaptığı desenleri SALT Galata’da, Vitrinler(1989-2019) serisinden bir seçki ile birlikte Mutluluk Resimlerimiz(1981) serisini ise Beyoğlu’da sergilenmekte. İki sergi de gezildiğinde fotogerçekçilik akımının Türkiye’deki temsilcilerinden olan Nur Koçak’ın üslubunun ve eserlerine yaklaşımının nasıl geliştiğini gözlemlemek mümkün. 

SALT Beyoğlu’nun giriş katında bulunan Vitrinler seçkisi İstanbul’un sokaklarındaki dükkan vitrinlerinden fotoğraflar içermektedir. Koçak sosyal normları içerisinde “mahrem” ve “saklı” olarak görülen nesnelerin nasıl vitrinlerde sergilendiğini göstererek kadın üzerindeki bitmek bilmez nesneleştirme ve kimliksizleştirmeyi eleştirir. Fotoğraflar dantelli iç çamaşırlarından boncuklarla bezenmiş türlü eşyalara kadar satış amacı kadınların karşı cinse kendini elde ettirmesi olan birçok malzeme içermektedir. 

Serginin ikinci katında ise Koçak’ın ailesinin resimlemelerinden, gençlik anılarına ve toplumsal bir gerçeklik olarak mutluluğu teşvik eden sahnelere yer verilen Mutluluk Resimlerimiz serisi yer alıyor. Nur Koçak stüdyoda çekilmiş aile fotoğraflarından oluşan Aile Albümü(1979-2012)’nde ailesini ideal bir cumhuriyet ailesi olarak resmetmiştir: subay olan babası üniforması ile ailenin toplumdaki yerini, fedakâr anne devamlılığı ve devamlılık için verilen desteği, güzel kıyafetli kız çocukları ise gelecek için olan umudu simgelemektedir. Serinin büyük bir bölümü Koçak’ın 1970’lerle başlayarak ilgilendiği kartpostaya müdahale edilerek yapılan posta sanatından eserlerinden oluşuyor. Yeni askerlerin ve çiftlerin fotoğraflarını içeren kartpostallar iki tarafı da gözükecek şekilde tavandan asılı camlar arasında sergileniyor. 

    Üçüncü katta ise Koçak’ın devlet bursu ile Paris’te eğitimini devam ettirirken kadın dergilerinde gözlemlediği imge ve unsurlardan oluşan Fetiş Nesneler (1974-1988) ve Nesne Kadınlar(1975-1979) serileri yer alıyor. Nur Koçak, dergilerde yer alan cila, parfüm ve ruj reklam resimlerini dev tuvallerde resmederek ticarileşmiş anlamlarından ayrıştırmış. Koçak, sergideki eserlerin bir kısmında reklam yüzü olarak fotoğraflanan anonim kadınların renkli mayolarını, bikinilerini ve iç çamaşırlarını kadınların yüzleri gözükmeyecek şekilde resmetmiş. Aynı zamanda Hollywood ve Türk sinemasında “arzu edilen kadın” rolünü taşıyan aktrisleri de resmeden Koçak’ın resmettiği kadınlar arasında Türk sinemasının ilk kadın yıldızı, yapımcı ve yönetmen Cahide Sonku da yer alıyor.