Seydi Murat Koç ile Röportaj

Seydi Murat Koç kimdir?

Seydi Murat KOÇ 1981 yılında Akşehir’de doğdu. 1998 yılında girdiği Marmara Üniversitesi Resim Ana Sanat Dalı’ndan, 2002 yılında mezun oldu. 2006 yılında aynı üniversitede yüksek lisans eğitimini tamamladı. Halen Doğuş Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Bugüne kadar 15 kişisel sergi gerçekleştirdi ve 150’nin üzerinde ulusal ve uluslararası sergide yer aldı. RH+sanat Dergisi “2005 Yılı Genç Ressamı”, 2010 yılı 70. Devlet Resim ve Heykel Yarışması Başarı Ödülü gibi ödülleri içeren 18 ödüle layık görüldü. Seydi Murat Koç, çalışmalarını İstanbul-Moda’da bulunan özel atölyesinde sürdürmektedir.

 Ödül Muslu: TEVİTÖL Atölye Gezileri’nin şubat ayı konuğu Seydi Murat Koç ile birlikteyiz. Bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Seydi Murat Koç: Siz de hoşgeldiniz. Tabii böyle bir projede yer almak çok güzel, bir sanatçı olarak da beni seçtiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.

ÖM: Biz teşekkür ederiz. Öncelikle sanata ilginiz ne zaman başladı, sanatsal gelişiminiz üniversiteye geçene kadar nasıl oldu? Akşehirde doğdunuz, küçük bir ilçeden gelip İstanbul gibi büyük bir şehirde sanat yapmak nasıl bir süreçti?

SMK: Benim için kolay bir süreç olmadı tabii ki. Zaten bir şekilde okuldaki eğitim ile beraber temelleri daha yeni oluşturmaya başlamışken bir yandan da çok uzak olduğum bir terminoloji öğreniyordum. Lisede sadece iyi resim yaptığım ile ilgili fikirlerim vardı, onlar da etraftan duyulan düşüncelerdi. Ancak tam olarak bu işe başlamamı İsmet Hocam’a borçluyum. İsmet Hocam Akşehir’de “Seçenek Resim Atölyesi”  isimli bir kurs açmıştı ve ben o atölyede yetiştim. İlk klasik müziği orada dinledim, 1998 senesinde, ilk rönesans sanatçılarıyla, ilk yüksek rönesans eserleriyle orada karşılaştım. Benim için bu küçük şehire karşın büyük bir şanstı İsmet Hoca’nın olması. Akşehir Lisesi mezunuyum ve mezun olurken İsmet Hoca ve Saadet Hoca ile tanıştım. Bir anda bambaşka bir açı ile etrafa bakmaya başladım. Onlardan kazandığım vizyon ile yapacağım tek şey artık sanat ile ilgili bir alanda devam etmekti. Resim bölümünü istiyordum ve Marmara Üniversitesi’ni kazandım. 1998-2002 yılları arasında ilk lisans eğitimimi, 2003-2006 yılları arasında ise yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Yüksek lisansımı iki üniversitede tamamladım, Marmara Üniversitesi’nin yanında bir de Mimar Sinan ayağı vardı. Şu anda ise Doğuş Üniversitesinde eğitim görevlisiyim ama bunun yanında profesyonel olarak da sanatla iç içeyim. Onunla yaşamayı, hayatımın önemli bir kısmını, inşallah daha da fazlasını, onunla geçirmeyi diliyorum. Benim İsmet Hoca ile tanışmam tabii ki bir şans. Onun neticesinde de İstanbul’a gelmek daha da büyük bir şans. İstanbul’u seçmemin sebebi tamamen sanatla iç içe olan bu metropolde kendimi gösterebilmekti. Mücadelem 1998’de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitim Bölümünde başlamış oldu.

ÖM: Hayatınızı sanattan kazanmaya çalışırken nasıl bir yaşam sürdünüz? Profesyonelliğe geçişiniz ne zaman oldu?

SMK: Profesyonel resme geçiş aslında çok iddialı ve geniş bir söz ama serüvenimin başlangıcı tabii ki çocukluğumda başlıyor. Ancak üniversite ile başlayan süreçte, ikinci sınıfta benim için artık bir sanatçı olma yolu başlamış oldu. Buradaki serüvende, benim kendime inanmama ve güvenmeme en çok sanat aktiviteleri yardımcı oldu. Bunların en büyük örneklerinden birisi sanat yarışmalarıydı. Sergiler ve bu tür diğer etkinliklere katılma fırsatlarını yarışmalar ile kazandım ben. Üniversite 2. sınıftan itibaren yarışmalara girmeye başladım. Öncelikle öğrenciler arasında yapılan yarışmalara girmeye başladım, bu yarışmalar bana büyük bir azim ve keyif veriyordu çünkü iş üretmek için bahanem vardı. Bu mücadelenin içerisinde kalmak tabii ki kolay değildi. Maddi zorlukları bir kenara bırakıyorum, manevi olarak da bir şekilde resimlerin oluşması ile ilgili büyük bir ‘gaz’ vardı. Yarışmalara katılmamın sebebi ise açıkçası verilen ödüllerdi çünkü geçimimi de sağlıyordum orada. Aynı zamanda çok genç bir sanatçının bir anda bir galeriye kabul edilmesi çok zordu ancak yarışmalar sizin için bir olanak sağlıyordu ve o yarışmalar ile beraber gönüllülüğünüz artmaya başlıyordu. Her yarışma beni heyecanlandırıyordu çünkü yarışmanın bir sergisi olduğunda büyük kitlelere kavuşabiliyor olacaktım. Bütün yaşam kurgumu aslında sanat ile bütünleştirdim. Eğer altında barınacak bir çatım olmasını istiyorsam önce hep bir atölye fikri olarak bu mekanı düşündüm. İkinci planımda yaşam vardı. Yani önce atölyeyi kuruyordum daha sonra içinde nerede yaşayabilirim diye düşünüyordum. Sanatın hayatımda ne kadar yer kapladığı burada da belli oluyor. 

ÖM: Tekniğiniz kariyeriniz boyunca nasıl şekillendi?

SMK: Ben çok araştırmacı bir yapıya sahibim, bugüne kadar 14 farklı konsept üzerinden işler ürettim ve bunların neredeyse yarısı biraz daha teknik ağırlıklı işlerdi. Mesela özgün baskı ile ilk tanıştığımda benim resmimi çok büyük oranda etkilemeye başladı. Hatta resmimdeki grafiksel dil özgün baskı ile varolmuştur. Birçok baskı çeşidini içeren bu süreçte ben bu yöntemlerin çoğunu tuvale müdahale olarak yapmaya başladım. Tekniksel anlamda ilk müdahale ettiğim şey linoldü çünkü çok pratik ve çok kolay bir malzemeydi. Linolü ise kağıda basmak dışında tuvale basmaya başladım, beze basmaya başladım. Hatta bezden önce perdeye basmaya başladım. Stor perdeler benim sanatım için birer yüzey oluşturmaya başlamıştı. Tuval üzerinde ilerledikçe bu baskı serigrafi olarak gelişti ve daha sonrasında da dijital olarak devam etti. O dönemde peinture ile baskıyı birleştirmaye başlamıştım. Ardından bu dil iyice yalınlaşarak illüstratif ögelere yaklaştı. Sıçramalar serisinde tamamen découpe edilmiş realist bir figür vardı ve bu seride illüstrasyonu görebiliyorduk. Arkaplanda tamamen resimsel bir doku, üzerine ise tamamen grafiksel, keskin köşeli, kenarları kesilmiş bir figür vardı ve bunun yanında tuvalde de oynama yapmıştım. Sıçramalar serisi ile tuvalin altını bükmeye başladım. Tuvalin alt kısmı eğiliyordu çünkü o sıçrama etkisini veren faktör bu oluyordu ve aynı zamanda siz 2. boyuttan 3. boyuta geçmiş oluyordunuz. Vertio serisinde ise découpe edilmiş bazı alanlar vardı. Bu tip alanların üzerinde tuvali gerip boyamaya başlamıştım. Bu yüzeylerde ilk olarak mimari dokular ortaya çıkmaya başladı çünkü o katlanmış izler, duvar ve beton aralarındaki sınırlar, köşeler en iyi décupe ile verilebiliyordu. Bir binanın kütlesel varlığını yansıtabilmek için tamamen dış etkenlerden ve formdan kurtarıp découpe etmeye başladım. Bu alanda baskı ile başlayan şey, üç boyutlu tuval yüzeyi ve iyice sterilize edilmiş découpe edilmiş tuval yüzeyi ile devam etti. Serüvenim en son bu durumda.

ÖM: Sizin için teknik mi daha önceliklidir yoksa fikir mi? İşlerinize önce hangisi ile başlarsınız?

SMK: Fikir tabii ki daha önce gelir. Benim, dediğim gibi, işlerim 14 farklı konsepte ayrılmıştır. Bunlar yaklaşık iki yıllık değişimlere tekabül ediyor. Hep önce fikir geliyor. Aslına benim fikir bulma sürecim tamamı ile biriktirmek ile alakalı bir süreç. Ben fikirleri biriktiriyorum ve gerektiği zaman kendileri bir şekilde bir önceki konsepte dayalı olarak ortaya çıkıyorlar. Yani benim şu anda yapacağım, ileride yapacağım, en 5-6 konseptim belli oluyor ve bu bir sosyo-politik durum, düşünce ve bununla ilgili analitik sentezler ile beraber yaptığım şeyler. Yani fikirsel bir boyutta barınıyor hepsi. Daha sonrasında o fikri gerçekleştirmek için bir önceki seriye paralel bir geçiş -çok yumuşak da olmayabilir bazen sert geçişler de oluyor- ile teknik kısma kafa yoruyorum. Eğer teknik kısım ile ilgili bazı değişkenler varsa bazen konsept değişebiliyor da. Ya da fikir aşamasında oluşmuş bir şeyin teknik ile birleştiği anda verdiği sonuç o anki denemelerimde bir problem ile karşılaşıyorsa, bir anda tekniği de farklılaştırabilirim ya da o eskiz biriktirdiğim konseptlerden bir başkasına ilham vermiş oluyor. Size burada hızlı bir örnek göstereyim. Burada bir sonraki serinin denemeleri var ancak bu seri çıkacak mı çıkmayacak mı ben de bilmiyorum. Bunun nasıl sonuç vereceği ile ilgili bazı fikirler edinmek için o düşündüğüm, biriktirdiğim konulardan birisini hayata geçirdim. Burada beni farklı bir noktaya da çekmeye başladı eser, bir de onu deneyeceğim. Eğer bu ikisi arasındaki geçiş ile ilgili problemleri/sorunları çözersem, birisine karar verip devam edeceğim. Ancak kavram aslında aynı kavram, değişmedi. Fazlasıyla analitik anlatıyorum ama ben zaten aynen bu şekilde bir problemi çözermiş gibi çözüyorum işleri. Belli bir matematik üzerine ilerliyor. Tasarlanmış/kurgulanmış da diyebilirsiniz, evet bir seri gerçekten tasarlanmış ve kurgulanmış ve belirli bir kavram çerçevesinde oluyor. Bu eserleri yerleştireceğim mekanın ve açacağım serginin dahi şimdiden planını yapmış bulunuyorum. Onun için bende tesadüfler çok nadir. Bu bahsettiğim denemelerimde bazı tesadüfler var ve bu tesadüflerin hepsini bulduktan ve harmanladıktan sonra geriye kalanlar tamamen kurgu oluyor. Asıl sancı şu anda çektiğim sancı aslında, bu iki aylık süreçten sonrası en keyifli yeri çünkü teknik açıdan -ya da boyama, peinture, kıracağım, dökeceğim, yapıştıracağım, birleştireceğim- ne yapacaksam o geliyor. Onlar benim için en güzel aşamalar. Şu anda bir doğum sancısındayım aslında.

ÖM: Şimdi Doğuş Üniversitesi’ndesiniz, öğrencileriniz ile olan etkileşiminiz sanatınızı nasıl etkiledi veya etkiliyor?

SMK: Ben Doğuş Üniversitesinde Resim Bölümünde araştırma görevlisi olarak işe başladım, şimdi ise öğretim görevlisiyim ve resim bölümünün yanında grafik tasarımda da eğitim veriyorum. Benim üniversite ile ilgili düşüncem üniversitenin bir buluşma ortamı olduğu yönünde. Bu aktif ortamdan hiç ayrılmadan, belki 7/24 atölyemde çalışabilirim. Kendimi inzivaya çekip bir şekilde konsantre olup kendimi aktarabilirdim ama bir kısır döngü olacağını düşünüyorum ve benim aktif bir alana ihtiyacım var. Bu tabii ki sanat piyasası olabilir: aktif bir sanat ortamı, gezilen sergiler, buluşmalar, açılışlar, arkadaşlarımın sergileri… Bana bir şekilde enerji veren, kendimi yenilememi dürtükleyen şey öğrenciler aslında. Buluşma alanı olarak tanımladığım üniversite, benimle seni buluşturan, benimle öğrenciyi buluşturan, hocayla hocayı buluşturan, hocayla dışarıdan insanları da buluşturan, kısacası insanla insanı buluşturan bir alan. Daha doğrusu bunu yapan alanlardan sadece birisi. Eğitim tabanlı olduğu için de tabii ki keyif alıyorsunuz. O buluşma anını ben nasıl kazanıyorum? Bana her yeni öğrencinin bir problem ile gelmesi sayesinde. Yeni bir problem olduğuna her seferinde yepyeni bir şeyi çözmekle uğraşıyorsunuz ve kendinizi ‘upgrade’ etmiş oluyorsunuz. Ben bu ‘upgrade’lerden çok hoşlanıyorum ve her zaman kendimi güncel ve yeni tutuyorum. Tabii ki bu global dünyanın içerisinde edindiğimiz bilgiler var ama sıcağı sıcağına paylaşıp oradaki sinerji ile birleştirip, asıl problemi hemen canlı bir şekilde görüp onunla beraber çözmek benim için üniversitenin tanımı ve ben ders vermeyi de üretmek kadar önemli buluyorum. Zaten akademide benim şu anda bir atölyem var. Burası da benim üretim alanım ve öğrenciler de beni üretirken görüyorlar ve onlar da üretebiliyorlar. Böylesine etkileşimli bir alanda olduğumda benim üretkenliğim de aslında pekiştirilmiş oluyor. Bazılarının “Hem hocasın hem de nasıl resim yapabiliyorsun?” gibi sorularına bu da cevap olmuş oluyor çünkü zaten burada da atölyem var. Her gittiğim yere atölyeyi götürüyorum ve beni de başkalaştırmış oluyor aslında her yerde başladığım resimler farklı. Bu da beni sıcak ve dinamik tutuyor. Herhalde üniversitede olmadan yapamam, en azından bir ucundan temas etmem lazım. Örneğin bir ders vermem lazım çünkü oradaki beslenme kaynaklarımı böyle pekiştirmem lazım diye düşünüyorum. 

ÖM: Sanatla ilgilenen gençlere ne tavsiye verirsiniz?

SMK: Şu anda yetişen nesile çok güveniyorum. Acayip bir beyin var ve acayip bir yetenek var. Bunların arasında Mamut Art ve Base gibi çok önemli etkinlikler var örneğin. Bizim dönemimizde olan yarışmalar şu anda inanılmaz fuar etkinliklerine döndü ve buradaki gençler dünya sanatçıları ile karşılaştırıldığında hiçbir eksiğimiz yok. Gayet müthiş bir genç kitle yetişiyor ve bunun da farkında. Bu beraberlik internet ile beraber ve globalleşen dünya ile beraber herkesin istediği kaynağa ulaşabilmesinden kaynaklı. Tabii ki Türkiye’nin ekonomisi, sosyo-politik durumları ile ilgili, sanata karşı bakışı ve duyarlılığı ve bazı stratejik yanlışlıkları ile ilgili problemlerimiz her zaman vardı, şu anda da var. Çözülemeyecek problemler değil ancak önümüzde biraz yol var. Bu yolda azimle yürüyen genç sanatçılar var ve son derece de iyiler. Ben çok umutluyum. Onlara bir önerim yok, zaten biliyorlar ne yapacaklarını ve kendilerini farkındalar, çalışıyorlar. 

ÖM: Tekrar teşekkürler bizi kabul ettiğiniz için.

SMK: Ben teşekkür ediyorum. İyi ki geldiniz. 

Ocak ve Şubat Aylarının Teması “UYKU”

TEVİTÖL Görsel Sanatlar Kulübü olarak düzenlemeye başladığımız okul içi aylık resim yarışmamızın Ocak ve Şubat 2020 teması “Uyku” oldu. “Yaratıcılık”, “Teknik”, “Mansiyon” ve “Sergileme” ödüllerimizi cuma töreninde dağıttık.

Ödül alan öğrencilerimiz.

Yaratıcılık: Zeynep Sunay

Zeynep Sunay, 10.sınıf

Teknik: Bengisu Üstüntaş

Bengisu Üstüntaş, 11. sınıf

Mansiyon Ödülü: Dolunay Taşdemir

Dolunay Taşdemir, 9. sınıf

Sergileme: Eren Akbaş

Eren Akbaş, 10. sınıf

Yarışmamıza katılan bütün öğrencilerimize teşekkür ediyor, kazananlarımızı tebrik ediyoruz. Mart 2020 yarışmamıza “BIYIK” temalı eserlerinizi bekliyoruz.

Selahattin Yıldırım ile Röportaj

Selahattin Yıldırım kimdir?

1960 yılında Sivas’ta doğdu. 1984’te Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl İstanbul’da atölyesini kurarak çalışmalara başladı.1989-1999 yılları arasında Almanya, Hollanda, Belçika, İngiltere ve İtalya’da çeşitli müze, galeri ve fuarlarda görsel araştırma-inceleme gezileri yaparak, resim çalışmalarında bulundu. Sanatçı, halen profesyonel olarak çalışmalarını İstanbul Kalamış’taki atölyesinde sürdürmektedir.

Dilara Lâl Altaylar: TEVİTÖL Atölye Gezileri’nin ocak ayı konuğu Selahattin Yıldırım ile beraberiz. Davetimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

Selahattin Yıldırım: Ben teşekkür ederim bana bu değeri verip böyle bir söyleşiyi gerçekleştirdiğiniz için. Hoşgeldiniz!

DLA: Sanata ilginiz ne zaman başladı ve üniversiteye gidene kadar nasıl gelişti?

SY: Şöyle ki, sanat doğal olarak her insanın çocukluğundan itibaren ilgi duyduğu bir alan ama bu “sanatla uğraşma ya da sanat yapma” süreci çok farklı gelişen bir süreç. Ben de her çocuk gibi çocukluğumda, ilkokul-ortaokul sıralarında, resim yapıyordum fakat beni motive eden şey daha çok ağabeyim idi. O amatör olarak yoğun bir şekilde resim yapıyordu. Biraz da ona özenerek başladım resim yapmaya. Ortaokuldaki resim öğretmenimin de yönlendirmesi ile daha da ilgim artmaya başladı ve lise bittikten sonra bir seçim yaptım, resim okumayı tercih ettim. O günden bu güne de profesyonel olarak, ressamlığımı sürdürüyorum. 

DLA: Eğitim fakültesi mezunu olmanızın sanatsal gelişiminize olumlu ve olumsuz etkileri nelerdir?

SY: Eğitim fakültesi aslında öğretmen yetiştiren bir okul dolayısıyla daha çok meselenin teknik yanını, eğitim yanını öne çıkartan bir yapısı var ama sonuçta bütün temel sanat eğitimini, diğer okullar ve güzel sanat fakültelerinde de almak durumundasınız. Eğitim fakültesinin, öğretmen de yetiştirdiği için daha çok el becerisini geliştiren, teknik olarak bir çok meseleyi çözmenize yardım eden bir eğitim sistemi var. Çok basit bir şey söyleyeyim, bugün güzel sanatlar fakültelerinden mezun olan birçok insan kağıt kesmeyi bile doğru düzgün beceremez ya da bilmez. Bir tuval yapmayı, astar atmayı vs. Eğitim fakültesinin avantajı bu oldu benim için, o el becerisini geliştiren, pratik çözümleri geliştiren bir eğitim sistemi var. Onun bir faydası oldu diyebilirim. Onun dışında eğitim olarak diğer yerlerden çok farklı bir sanat eğitim sistemi yok.

DLA: Eğitim fakültesinden mezun olduktan sonra hayatınızı sanattan kazanmaya çalışırken nasıl bir yaşam sürdürdünüz?

SY: Bütün sanat dalları için geçerli olan zorluklar var. Ben mezun olduktan sonra başka da bir iş yapmadan, direkt atölyemi kurdum ve profesyonel olarak çalışmaya başladım. Tabii bunun getirdiği farklı zorluklar var. Direkt olarak buradan para kazanmak, hayatımı sürdürmek çok kolay bir şey değil, yeni mezun sonuçta kimsenin tanımadığı, bilmediği bir insansınız. Kiranızı ödeyeceksiniz, hayatınızı sürdüreceksiniz. Bu açıdan zor tabii ki, profesyonel olarak sürdürmek çok zor. Bütün sanat yapan insanların karşılaştığı zorlukları ben de yaşadım tabii. Sıkıntılar yaşandı ama sanat yapmak da biraz böyle bir şey, o bedelleri göze almak demek. O bedelleri göze almadan zaten bir şey yapamazsınız, o bedeli ödemek zorundasınız. “Ben önce bir şeyler yapayım paramı kazanayım, ondan sonra da sanat yaparım.” gibi bir şans yok. O bedeli, sıkıntıları yaşayacaksınız, öyle de sürdüreceksiniz. Başka da bir seçenek yok.

DLA: Tekniğiniz hayatınız boyunca nasıl değişti? 

SY: Resim sadece okulda öğrenilen bir şey değil; çalışarak, yaparak yaşadığınız sürecin tümünde öğrendiğiniz bir şey. Seksen yaşına da gelseniz hâlâ öğreniyorsunuz, dolayısıyla bütün gündemi takip etmek, dünya sanatını takip etmek, gelişmeleri takip etmek, değişimleri takip etmek ve buna göre bir konum almak gerekiyor. “Bir tekniğim var, bir tavrım var ve bunu ölene kadar sürdüreceğim” diye bir şey yok. Her an yeni bir şey öğreniyorsunuz, her an bir şeyler değişiyor; teknikler değişiyor, malzemeler değişiyor, bakış açısı değişiyor… Elbette ki bizim sonuçta sanatçı olarak bir perspektifimiz var, dünyaya bakışımız, algılayış biçimimiz, kavrama biçimimiz var. Bunu bazen sanat dünyasındaki gelişmeler, değişmeler etkileyebiliyor. Hem sizi geliştiriyor hem değiştiriyor. Yani bu sürekli öğrenilen bir şey, bir noktada kalmıyor. O yüzden de ben her seferinde şunu söylerim: “Üslup denilen şey sanatçı için bir dayatmadır. Çok da gerekli olan bir şey değildir. Üslup size dayatılan, sizi bir kalıbın içerisine sokan, ‘Evet sen busun, böyle şeyler yapmalısın.’ diyen bir şeydir. O yüzden ben bu üslup lafına hep karşı çıkmışımdır. Çok özel, önemli bir şeymiş gibi algılanır ya da lanse edilir. “Baktığımda 100 metreden senin resmini tanırım.” sözüne karşıt yarın ben bambaşka bir şey yapabilirim. Dönüştürebilirim, geliştirebilirim. Sonuçta ben sadece piyasaya resim yapmıyorum, kendime ait bir şey yapıyorum. Bu yüzden hiç umrumda değil üslup, her an daha değişik, daha farklı bir şey yapabilirim. İşin doğrusu beni çok fazla ilgilendiren bir şey değil teknik, tavır vb. Ayrıca yapmak istediğiniz şey sizi başka bir şeye yönlendirebiliyor. Bir resim yapıyorsunuz, o kendisi başka bir teknik veya malzeme isteyebiliyor. Bazen sizi yaptığınız iş veya tuval yönlendirebilir. Yani başladığınız o noktadan, çok başka bir noktaya gelebilirsiniz.

DLA: Sanata yaklaşımınızı etkileyen bir sanatçı veya sanat eseri oldu mu?

SY: Elbette öğrenciliğimizden itibaren yüzlerce, binlerce sanatçı ve onların işleriyle karşılaşıyoruz, onları inceliyoruz ki eğitim sistemimizde bu böyle devam ediyor. Etkilendiğimiz sanatçıları takip ediyoruz, etkilenmeye devam ediyoruz. Olgunlaşma süreci zaten böyle bir şey, öğrenerek gidiyorsunuz. Öğrendikçe de ilgi alanlarınız ve yapmak istediğiniz şeyler olgunlaşıyor, gelişiyor. Bu açıdan elbette ki onlarca etkilendiğim ressam var. Onlardan birçok şey almışımdır, öğrenmişimdir. Ancak en çok etkileyen derseniz, belki de benim hayatımda dönüm noktası olabilecek ressam George Baselitz diyebilirim. O kuşağın özellikle Alman ekspresyonistlerinden çok etkilendim, öğrenciliğimden bu yana ekspresyonist resim ilgimi çekmiştir. Resimlerim de biraz o yöne doğru evrilerek gitti. Bu da böyle devam ediyor.

DLA: Sanat ile ilgilenen gençlere ne tür tavsiyeler verirsiniz?

SY: Pek tavsiye vermiyorum ancak şöyle söyleyeyim, sanat bedeli olan bir şey. Sanat üretmek ve sanatla yaşamanın elbet bir bedeli vardır. Hiçbir şey güllük gülistanlık değil, belki birçok alanda böyledir ama, özellikle sanat alanında, resim alanında bir bedel ödemeden bir yere gelmek çok zor bir şey. Nedir bu bedel? Sıkıntıları da yaşayacaksınız, yoklukta da yaşayacaksınız. Belki şansınız çok yaver gider ama genelde böyledir. Çünkü ressam olma süreci, sanatçı olma süreci, çok kısa bir süreç değil. Sonuçta dışa dönük bir şey yapıyorsunuz, başkalarının izleyeceği, göreceği, bakacağı şeyler yapıyorsunuz. Bu bir süreç gerektiriyor; tanınmanız, olgunlaşmanız, bir imza sahibi olmanız… Uzunca bir süreç alıyor bunlar ve daha sonrasında ‘belki’ para kazanıyorsunuz. Bu yüzden de büyük hayallerle yola çıkmak çok doğru değil çünkü sonuçta ne olacağı belirsiz bir alan. Benim üniversitede bir hocam şöyle bir şey söylemişti bir sohbet sırasında: “Seksen yaşına gelip, geriye baktığında belki de hiçbir şey yapmamış olduğunu fark etmektir ressam olmak.” Çok düşünmüştüm bu ne demek diye. Sonrasında anlıyorsunuz ki sonu belli olan bir iş değil, bu söylenmeye çalışılıyor. Bir ömrü boşa da harcamış olabilirsiniz ressam olabilmek için ya da çok iyi şeyler da yapabilirsiniz. Ancak temel olan bir şey var, o da çalışmak. İnatla, sabırla, çok büyük beklentilere girmeden çalışmak çünkü kendinize ait bir şey yapıyorsunuz. İnançla kendine ait bir şeyler yaratma eylemi sanat aslında. Kendiniz için yaparken de olsa bir şeyler üretebiliyorsanız, bu kadardır sanat.

DLA: Tekrardan bizleri kabul ettiğiniz, bu güzel röportaj için çok teşekkür ederiz.

SY: Ben teşekkür ederim, ayağınıza sağlık. Sitenizi de inceledim, ciddi profesyonel işler yapıyorsunuz, ellerinize sağlık. Tekrar ben de geldiğiniz için teşekkür ederim.

Mustafa Horasan ile Röportaj

Mustafa Horasan kimdir?

1965 Aydın, Karacasu’da doğan sanatçı, 1986’da Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik Ana Sanat dalı, Özgün Baskıresim Bölümü’nü bitirdi. Almanya, Fransa, Hollanda, İspanya, Amerika ve İtalya’da sanatsal çalışmalar yaptı. Sanatçı halen İstanbul’da kendi atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir. Yeditepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan sanatçının, yurtiçi ve yurtdışı özel koleksiyon ve müzelerde eserleri bulunmaktadır.

Barış Yıldırım: Merhaba, TEVİTÖL atölye gezilerinin bu ayki konuğu Mustafa Horasan oldu. Öncelikle teşekkür ediyoruz teklifimizi kabul ettiğiniz için. 

Mustafa Horasan: Ben teşekkür ederim, hoş geldiniz.

BY: Hoşbulduk. İsterseniz başlayalım. Sanata ilginiz nasıl başladı? Sanatsal gelişiminiz üniversiteye kadar nasıl oldu?

MH: Herkes aynı şeyi söylüyor galiba çocukken başladı diye, böyle garip bir şey. Bence her çocuğun sanata ilgisi var ancak sıkıntı ailenin farkında olup olmamasıyla ilgili. Bazıları görmezden geliyor, bazıları da fark edip üstüne düşüyorlar. Benim ailem, özellikle babam, çizme yeteneğimi ve isteğimi fazlasıyla görüp bana sürekli malzeme desteği yaptı. Müze kitapları gibi şeylerle beni bayağı besledi. Ortaokulda tuvale geçmiştim. Birçok malzeme alıyordum. Nalburdan alınan bir tane tuvalim vardı, onun üzerine defalarca resim yapıyordum. Babam bu resimlerden bir tanesini satın aldı artık aynı tuvale resim yapmayayım diye. Burada destek çok önemli. Yani bir sanatçı ailenin ve çevrenin desteği ile gelişiyor. Aslında hepimiz şair olabiliriz, sanatçı olabiliriz, bilim adamı olabiliriz fakat o içimizdeki ışığı geliştirecek bir topluma ihtiyaç var. Ben o anlamda şanslıydım ve kendimi geliştirmek için zamanım oldu, fırsatım oldu, imkanlarım oldu. Yani ailem bana bu anlamda imkanlar tanıdı. Mesela ben ortaokuldayken Francis Bacon’u tanımıştım babamın getirdiği kitaplar sayesinde. Birçok müzenin kitapları, o zaman İtalyan basımı kitaplar vardı, sayesinde birçok sanatçıyı tanımıştım. Bu benim için çok önemli bir göstergeydi. Yani neredeyse üniversitede görmediğim görsel eğitimi, sanat eğitimini kendi kendime ortaokulda görmüştüm. 

BY: Üniversitede grafik tasarım okudunuz. Grafik tasarım eğitimi almak, diğer ressamlardan biraz daha farklı olarak, sanatınızı ve sanata bakış açınızı nasıl etkiledi?

MH: Aslında grafik eğitimi birçok disiplinden oluşan bir eğitim. İllüstrasyon, yani resim, var içerisinde. Fotoğraf var, yazı var, baskı resim var, yayın grafiği var. Birçok alana sıçrıyorsunuz, görüyorsunuz, içerisinde plastik bir sürü şey var. Aslında grafik eğitimi benim zenginleşmem için önemli bir araç oldu. Plastiğimi geliştirmem için, resmin derinliğini farklı alanlarda denemem için önemli bir eğitim oldu. Tabii ben 1986’da mezun oldum. İlk mezun olduğum zamanda Türkiye’de resim tek başına resim olarak algılanıyordu, pentür olarak algılanıyordu. İçine başka disiplin konulduğu zaman garipseniyordu ve küçümseniyordu. Ondan dolayı, ben de ilk zamanlar grafikten etkilendiğim dönemlerde resimler yaptığım zaman illüstratif bulundu bunlar. Bunların çok hikayeci oldukları, bu yüzden içlerinde pentür olmadığı, çok grafik leke oldukları, afişe benzedikleri gibi birçok eleştiri aldım açıkçası. Yine de sanatçı olarak içinizden gelen bir şeyi yaptığınız için bunun bir matematiği, bir formülü yok. Siz onu yapmaya devam ediyorsunuz, onu bir şekilde geliştirmeye devam ediyorsunuz. Çünkü her söylenene kulaklarınızı kabartıp acaba öyle mi, acaba şöyle mi dediğiniz zaman kendi sesiniz kalmıyor. Ben onu çok önemsemedim açıkçası, bunun üzerine bana çok artısı oldu grafik eğitiminin. Resimde birsürü malzemeyi birleştirme imkanı buldum. Baskı resmi de denedim, resimlerde baskıyı denedim, ondan sonra fotoğrafı denedim, videolar yaptım, heykeller yaptım. Böylelikle multi-disipliner bir çalışma içerisine girmiş oldum. Bu da benim sanatımı geliştiren, kafamı açan, durmamamı sağlayan bir araç oldu açıkçası.

BY: Peki üniversiteden mezun olduktan sonra profesyonel olarak sanata geçişiniz nasıl oldu?

MH: Açıkçası üniversiteden mezun olur olmaz para kazanmak diye bir şey zaten söz konusu değil. Ben de reklam ajanslarında çalıştım, ilaç firmasında çalıştım, part-time ders verdim, hocalık yaptım ki hala da yapıyorum. Bir sürü geçim kaynağı buldum kendime. Sanatçının kendini geliştirip kendi dilini, üslubunu, sözlerini oluştururken sanatından para kazanması biraz zor. Ancak kendi dilini geliştirene kadar başka işler yapıp para kazanabilirsin. Çünkü para kazanmaya çok erken başlarsan bu sefer sanat piyasası denilen şey seni manipüle etmeye başlıyor. “Bu işlerden istiyorum bunlardan yap, böyle olsun şöyle olsun.” deyip, senin karakterini belirlemeye başlıyor. Onun için ben aldığım grafik eğitiminin sayesinde, ajanslarda da çalıştım, ilaç firmasında reklam yaptım, broşür tasarımları yaptım. Aslında bir yandan grafiğin bana inanılmaz bir katkısı oldu: hem para kazanabildim, hem de resim dilimi geliştirebildim.

BY: Peki tekniğiniz şu ana kadar nasıl gelişti, bu gelişimi gözlemleme imkanı bulabildiniz mi?

MH: Teknik bazen arkadan gelen bir şey, bazen de kavrama göre gelişen bir şey. Ben çok teknik deneyen bir sanatçıyım, biraz da maymun iştahlıyım bu konuda. Bir şeyi merak ediyorum, onun üzerine gidiyorum, tekniği buluyorum, o teknikle bir şeyler üretiyorum, sonra başka tekniğe geçiyorum. O anlamda teknik arsızıyım denebilir. Geçenlerde okulda arkadaşlarla konuşuyoruz, “Bir teknik malzeme kitabı mı yazsan?” dediler, “Bu kadar tekniğe vakıfsın. Arkadan gelen arkadaşlara çok faydası olur bu şekilde.”. Teknik iştah açıcı bir şey benim için. Bir tek teknikle resim yapmadım ben, birçok teknik ile resim yaptım. İlk başladığım zamanlarda kağıt üzerine guaj pastel çalışıyordum. Çünkü bilmiyordum akrilik boyayı, vesaireyi. Sonra tuvale geçtim. Grafik eğitiminde tuval yoktur, tuval bez bilmeyiz biz, ben sonradan öğrendim tuvali. Tuvale geçince akriliğe döndüm, daha yakındı çünkü su bazlı malzemelere. Sonrasında da yağlı boyaya döndüm. Bir sürü farklı teknik denedim, ama iki ana damar bakarsan resimlerimde daha çok akrilik ve yağlı boya.

BY: Sizin için teknik biraz daha önde geliyor diyebilir miyiz?

MH: Teknik, söylediğim gibi, bazen gelip kendi başına bir işi oluşturabilir. Bazen de bir kavram gelip tekniği oluşturabilir. Ben teknik çok önemli bir şey demiyorum, teknik arkadan gelen bir şeydir aslında, ama heyecan verici bir şeydir. Bazen öyle bir malzeme bulursun ki, bunu heykele, resime çevirmek istersin, malzeme çağırır bazen. Bazen de çağırmaz. Bazen de konu seni çağırır. Onun ne zaman hangisini çağıracağını bilmek kestirilemez bir şey açıkçası.

BY: Peki, öğrencilerinizle etkileşiminiz sanatınızı nasıl etkiledi, ders vermek, öğrencilerle çalışmak.

MH: Benim derslerim deneysel geçiyor. Ben bir fikir ile, malzeme ile sınıfa geliyorum, dersler biraz workshop gibi geçiyor. Malzemeyle derse geldiğim için, diyorum ki bu malzemeyle ben böyle çalışıyorum, ancak bundan sonrası size kalmış. Ondan sonra arkadaşlar da denemeye başlıyorlar. Grafik bölümünde illüstrasyon dersine giriyorum, mesela geçen hafta okulda strafor baskı tekniği yaptık. Tekniğin basit olarak nasıl yapılacağını gösteriyorum ama onlar kendileri başka bir şeyler denemek istiyorlar. Birbirlerinden görüyorlar, gördüklerini denemek istiyorlar. Mesela orada ben de öğreniyorum bazı şeyleri: böyle yapılabilir, şöyle yapılabilir. Öğretmenlik aynı zamanda öğrenme mesleği, öğrenmeye açık olmak lazım. Biz her şeyi öğreteceğiz diye bir şey yok. Her şeyi öğreniyoruz aynı zamanda, bu karşılıklı bir süreç. Bundan dolayı benim için katkısı bilgiyi taze tutması. Bir bilgin var ve bunu aktarmak için taze tutmak zorundasın, karşıdan almak zorundasın, iletişime açık olmak zorundasın. Benim sanatımda hocalığın bilgimi, fikrimi yenileme ve taze tutma adına önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum.

BY: Genel olarak, sanatsal üslubunuzu yönlendiren bir akım, bir sanatçı oldu mu, özellikle erken yıllarınızda?

MH: Erken yıllarımda kesinlikle oldu. Bir kere grafik kökenli olduğum için, bizde illüstrasyon dersi vardı. İllüstrasyonu resimden ayıran şey, illüstrasyonun bir metin üzerinden akmasıdır. Okuduğunuz bir şiir olur, bir hikaye, ya da size verilen bir metin üzerinden resim yaparsınız. Aslında benim alışkanlığım da bunun üzerineydi, resim yapma alışkanlığım, okulda başlayan alışkanlığım. Hâl böyle olunca da okuduğum kitaplardan resimler yapmaya başladım. İlk başlarda Edgar Allen Poe ile Gabriel Garcia Marquez’in kitaplarından çok etkilenmiştim, benim de dünyama çok yakındı açıkçası: biraz karanlık, biraz ütopik, biraz fantastik. Onların kitaplarındaki konulardan, hikayelerden resimler üretmeye başladım. Aslında resmin temelinde ilk başlarda şekillenirken çok büyük bir katkısı vardır bu yazarların. Sadece yazarlardan beslendiğimi söyleyemem, birçok sanatçıdan da beslendim: Mesela benim için Francis Bacon önemli bir başlangıçtı. Aslında biraz önce de söylediğim gibi ortaokulda tanıştım Francis Bacon’la, fakat Francis Bacon olduğunu bilmiyordum. Bir tek resmi vardı kitapta: arkasında etler asılı bir adam, bağıran bir adam, Papa’ya gönderme yaptığı resim bu. O kadar klasik resmin arasında benim için çok ürkütücü bir işti açıkçası. O iş zihnimde öyle bir yer etmiş ki, sanat hayatımı, resme bakışımı değiştiren bir resimdi benim için. Böyle de bir resim yapılabiliri bana gösterdi. O güne kadar klasik resimlerdi kitaplarda gördüklerim, genellikle İsa’nın çarmıhtan indirilişi gibi dini anlatımlar. Ama Francis Bacon’un o eseri, gerçekten can alıcı bir eserdi. Bu benim için sanıyorum bir kırılma noktası, mihenk taşıydı Francis Bacon’ın resimleri. Tabi sonra Bacon’ı keşfettim, daha derinlerine baktım. İlk resimlerimde çok büyük Bacon etkileri vardır. Ondan sonra şunu da anladım ki sanatçı olarak etkilenmekten korkmamalıyım. Ben etkilenirim ve öyle de yaparsam da özgün olamam gibi bir tasam yok açıkçası. Açıkçası özgün olmak gibi bir tasam da yok. Bunu da şimdi arkadaşlara, özgünlüğün bir öğreti olamayacağını öğretmeye çalışıyorum. Yani insan, yürüyüşünü ve gülüşünü nasıl belirleyemezse, resim yaparkenki özgünlük durumunu belirleyemez. Yani bu bir strateji olamaz. Bu strateji ise yanlış bir şey olur, ya da doğal bir şey olmaz. Bunu ancak çalışarak kazanabilirsin. Çok bakarsın, çok okursun, çok üretirsin, üretim anında senin içindeki her şey ortaya çıkmaya başlar zaten. Benim fikrim böyle. Ondan dolayı etkilenmekten hiç korkmadım ve Francis Bacon’dan sonra birçok sanatçıdan da etkilendim.

Hatta benim sanatım etkiyle gelişti, bakarak gelişti. Ben grafik eğitimi gördüğüm için resim bilmiyorum, yani resme nasıl başlanır tuval nasıl yapılır, kompozisyon nasıl kurulur resimde,  bunların hepsini ben sanatçılardan öğrendim. Sergi gezerek, kitap bakarak, müze gezerek, inceleyerek tekniklerini öğrendim. Bu anlamda bir hoca ya da bir okul yoktu benim için. Benim okulum grafikten çıktıktan sonra, sanat piyasası içerisindeki müzeler, galeriler, sanatçıların atölyeleri oldu.

BY: Özellikle müzikle uğraştığınız için soruyorum, müzik sanatınızı etkiledi mi?

MH: Eğer etkilenmeye açıksan, yemek yapıyorsan ondan da etkilenirsin, bir arkadaşınla aran bozulmuştur, etkilenirsin; Türkiye’nin politik durumunda birtakım şeyler değişmiştir, ondan etkilenirsin. Sanatçı, etki alanı açık bir insandır. Yani müzikten etkilenmemek mümkün değil, sadece benim için değil, herkes için. Müzik hepimizi etkiler. Müzik yapmak olarak bakarsak eğer, müziği icra etmek tarafında, ben ortaokuldan beri saz çalıyorum. Müzik yapmayı, müziğin içinde olmayı çok seviyorum. Onun için atölyemde davullar sazlar farklı farklı müzik aletleri var. Bazen öğrencilerimizle oturup çalıyoruz karşılıklı. Müzikte profesyonel değilim, ama müzik beni deşarj ediyor. Kitlendiğim noktada müzik benim kilidimi açıyor. Kafamın takıldığı noktada müzik beni başka bir noktaya taşıyor. Yaptığın işle çok iç içe olmaya başladığın zaman görmezden gelirsin bazı şeyleri, dikkatin dağılır. Bu her meslekte vardır. Doktorsan bile böyledir. Aynı işi yapa yapa, bazı şeyleri gözden kaçırmaya başlayabilirsin. Müzik geri çekilmeme neden oluyor benim, bir daha bakmama neden oluyor. O anlamda müzik benim için önemli.

BY: Sanatla ilgilenen gençlere ne tavsiyeler verirsiniz?

MH: Bir kere, çok büyük umutlarla bahsetmeyeceğim ama, bunu kendi başına yapmak çok büyük bir zevk, arzu. Sadece kendin için yaptığını bilmek çok önemli. Bundan bunu yaparken sanat yaparken, şiir yazarken, resim yaparken, müzik yaparken, öncelikle bunu kendi ruhun için yaptığını çok iyi bilmen lazım. Yani bundan vazgeçmeme nedeninin sadece senin ruhun olduğunu bilmen lazım. Bundan bir kariyer, para beklentisi yok değil, tabii ki var. Ben asla bunlara bakmayın diyemem ama ilk öncelik kendi içinde bunu içselleştirmen, ve bunu yemek yemek kadar doğal bir şekilde yapıyor olman. Eğer böyle yapmıyorsan, ailen istedi diye yapıyorsan, başka bir sebepten yapıyorsan, arkadaşından gördün diye yapıyorsan bu sürdürülebilir değil. Çünkü bu iş çok paralar kazanılan bir iş de değil. Bir şairin, bir heykeltıraşın, bir ressamın durumunu hepimiz biliyoruz. Ondan dolayı acılar içerisinde değiliz ama çok para kazanmak istiyorsan başka işler yapman lazım. Ondan dolayı gençlere tavsiyem çok seviyorlarsa, vazgeçemiyorlarsa yapsınlar. Umutlarını kırmak istemem çünkü ben de üniversitedeyim. Çok sevdiğiniz bir işten de aç kalmazsınız. Mutlaka bir kapı açılıyor ve insanlar sizi görmezden gelemiyorlar. Sen bir değer üretiyorsan, başlarda görmezden gelinebilirsin, ama mücadele edip yaptığın işin üzerine gidersen senin değerin yavaş yavaş anlaşılıyor ve bir şekilde senin bu işten ekonomik olarak hayatını devam ettirmeni sağlıyor. 

BY: Zamanınızda Türkiye’de çok farklı işler veren sanatçılara rastlanamıyordu.

MH: Dünya değişti.

BY: Peki siz nasıl dünya ile eşzamanlı olarak kendinizi değiştirebildiniz?

MH: Eğer başardıysam tabi, sen öyle söylüyorsan ama. Bu kendini diri tutmakla, taze tutmakla, aşkla tutmakla alakalı. Bir şeyin peşinde koşup, ben bunu buldum sürekli yapayım gibi, sanayi üretim yapmıyoruz biz. Üç sene sonra bu kekten yapacağım kadarını yaptım, bu artık bana heyecan vermiyor dediğin noktada başka bir şeye geçmelisin. Yani kendini de şaşırtmalısın açıkçası. Ben şaşırmayı da kendimi şaşırtmayı da seviyorum. Onun için bir tane neon sergisi yapılmıştı, bir tane yazı istediler benden, her sanatçının sanatını dışarıdan gören, eleştiren bir yazı. Ben de “Bu Da Mı Horasan?” diye bir yazı göndermiştim. Şimdi benim dönemlerim o kadar farklılaştı ki, aslında bir yandan da sanat piyasasına kafa tutmak gibi bir şey. Ben neyim kafa tutacak diyeceksin, etim ne budum ne, ama sonuç olarak birey olarak bunu hissediyorum. Sanat piyasası senden bir şey bekliyor konformist bir yapısı var sanat piyasasının, seni bir yerde kodlamak istiyor, o kodun dışına çıkılmasından hoşlanmıyor. Ne gibi mesela, aynı arabadan iki insanın almak istemesi gibi aynı resimden de iki insan almak istiyor. Sen ondan aldıysan bende de mavisi var gibi bakıldığı zaman, sanatçı bu üretimi endüstriyel hale getirmeye başlıyor. Çağın problemi biraz bu. Sanatçı artık kendi içsel dünyasından vazgeçip yavaş yavaş ona dışarıdan gelen bu taleple başka bir üretim bandına geçiyor. Bu çok heyecan verici değil. Dünyada da yapılıyor bir sürü yerde. Senin adına “edition”lar, birtakım şeyler yapılabilir, ama sen orijinal olarak hayatında bambaşka bir yere doğru gidebilirsin. Birçok sanatçıyı sanat tarihinden silmek zorunda kalırdık endüstriyel üretim yapsalardı. Marcel Duchamp’tan bilmemneye kadar. Şimdi biz Marshall Duchamp deyince pisuvarı hatırlıyoruz ama Duchamp’ın pentürleri de var, heykelleri de var, birçok işi var o pisüvara gelinceye kadar aslında. Biz bir işi görmek istiyoruz, “bu Giacometti hep böyle yapıyor.” Oysa öyle değil. Ben Giacometti’nin Basel’de bir retrospektif sergisini gezmiştim. Oraya gelene kadar bir sürü şey deniyor. Mark Rothko aynı şekilde, bir sürü şey deniyor. Bir sürü şey yapıyor. Biz sadece buzdağının ucundaki bir noktayı görüyoruz, zannediyoruz ki sanatçı hep böyle yaptı ömür boyu. Hayır öyle yapmadı. O sanatçı da bir sürü şey denedi, bir sürü şeyde yanıldı. Yanılmadı, sanatta yanıldı lafını kullanmak istemem, deneme lafı daha güzeldir. Ondan dolayı ben de denemekten hiç korkmadım. Zaten şunu da hiç düşünmedim: Bunu yaptım, bu da mı Horasan oldu olmadı mı? Benim derdim değil açıkçası. Ben zaten bir marka olmak için de yola çıkmadım. “Benim bir markam var ben bunları yaparım bunları üretirim.” algısı çok tehlikeli bir şey bir sanatçı için. Evet sistem bizi buna sürüklüyor, fakat sanatçının burada uyanık ve zeki olması gerektiğini düşünüyorum. Ona gösterilen yollardan geçmeyip kendi yollarını zorlaması gerektiğini düşünüyorum. Biraz önce tavsiyeler diyordun ya, belki bunlar da olabilir. Tavsiye bence hoş bir laf değil insanlar kendi yollarını buluyorlar, arkadaşlar da kendi yollarını, yöntemlerini, maceralarını bulacaklar. Ben 86’da başladım ve 2020’ye geliyoruz. Başka bir zaman diliminde yaşadım, sizler ise başka bir zaman diliminin şahitlerisiniz. Başka bir zaman diliminin şahitleri olarak tabii ki geçmişten bazı şeyleri taşıyacaksınız.Taşıyacaksınız ama yeni şeyler de koyacaksınız üzerine. Ben size yeni koyacağınız şeyler hakkında çok fazla fikir veremem çünkü mecralarınız da değişti. Şimdi Instagram’ı, sosyal medyayı çok iyi kullanıyorsunuz. Belki bambaşka sanatlar, teknikler, medyumlar geliştireceksiniz. Bu özünde içsel bir yolculuk. İnsanın kendi hayat deneyimini, tecrübesini aktarması gibi başkalarına. Bunu sanat yoluyla yazarak, çizerek aktarması tabii ki çok değerli bir deney. Niye benim için çok değerli? Çünkü ben sanatın duygulardan oluştuğuna inanıyorum, iletişimi duygularla kuran bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Afrika’daki bir sanatçının, Amerika’dakı bir sanatçının üretiminden oradaki halkın, coğrafyanın ruhunu duygusunu anlayabiliyorum. İran filmlerini seyrettiğim zaman oradaki duyguyu, oradaki ruhu anlayabiliyorum. Ama bir tarihçinin, bir sosyologun yazısıyla o ruhu anlayamıyorum. Çünkü insanın ruhunun apaçık ifşası sanat: yalansız dolansız olduğu için direkt geçen bir şey. Ondan dolayı da içinde politik bir şey yok, yani söylerken yanıltma, stratejik bir şey yok. Gerçekleri söylüyor anlamında söylemiyorum, ruh anlamında söylüyorum. O anlamda benim için çok değerli.

BY: Etkilenme süreciniz nasıl oluyor?

MH: Türlü türlüsü var açıkçası. Bir film izleyeyim de resim yapayım dediğim olmadı ama izledikten sonra yaptığım oldu. Bir dönem filmler çok etkiliyordu. Şu aralar filmlerden çok resim yaptığımı söyleyemem ama bir dönem epey etkilendim, ürettim. Aslında burada defterler var, bunlara düzenli olarak not tutuyorum, içlerinde desenler var. Fikirler var, projeler var, burada zihnimi diri tutmaya çalışıyorum. Bu benim zaman makinem gibi..

BY: Kişisel tarih gibi.

MH: Evet, kişisel tarihim açıkçası. Bazen şöyle oluyor, yapmak istiyorum bir şeyler, aklımda bir şey yok ama cebimde bir sürü şey var. Bunlar arşivim gibi. Oradan bakıyorum, bunu çalışabilirim diyorum geri dönüp onu çalışıyorum. Chuck Close diyor ki “İlham amatörlere ait bir şeydir.”. Yani profesyonel olmak şöyle bir şey. “Bekliyorum çalışma azmim gelsin çalışacağım, havalar güzel olsun çalışacağım, biraz param olsun malzeme alıp çalışacağım.”. Bu bir yalan. Böyle bir şey yok. İlhamı hiç bekleyemezsin, sen başlarsın ilham arkandan gelir ya da gelmez, önemli değil. Önemli olan hep yolda olmaktır, hep çalışmak üzere kendini konuşlandırmaktır. Onun için mesela aşağıda büyük bir işe başladım, iki gün sonra sergi açılışım vardı. Zaten sergi işlerimi yapmıştım etmiştim ama canım bir şey yapmak istiyor, kendime bir şey çizmek istiyorum, oturup onu çizdim. Kendi disipline etme meselesi var burada açıkçası. Yani bırakayım kendi kendime çalışayım, sanatçının zamanı geniştir, istediği zaman çalışır, tatile gider; hayır bir sanatçı aslında bir işçiden, bir işadamından çok daha fazla çalışır. Çünkü, işçinin, memurun mesaisi biter, evine gelir, kapatır kontağı, ama sanatçıda öyle bir şey yok. Gece yatarsın aklına fikir gelir, gecenin üçünde kalkarsın çalışmaya başlarsın, çizersin, yazarsın, uykusuz kalırsın sabaha kadar. Mesain yoktur, tatilin yoktur. Tatile gittiğin zaman “Ben sanatçı değilim, tatile geldim, artık bu duygularla değilim.” diyemezsin. Her şey senin için üretmek üzerine konumlanmıştır. Fikirler sürekli böyle aklına gelir, defterin vardır yazarsın. Onun için bizim beynimiz sürekli üretmek için çalışır. Ondan dolayı disipline olmak, kendi kendini disipline etmek, ayartmak çok önemli. Bir de galiba şu çok önemli, şimdi bunu görüyorum, küsmemek çok önemli. Çok rekabetçi bir toplumda yaşıyoruz şu an. Şurada beş tane makine mühendisi var, beş tane doktor, beş tane sanatçı var hepsi birbiriyle yarışıyor. Bazen bir tanesi biraz daha ileri geçebilir, adım atabilir; bu stratejik olarak da olabilir, bilgi olarak da olabilir. Bilemezsin neden olduğunu. Senden daha meşhur olabilir. Daha çok para kazanabilir. Burada geride kalanın devam etme sürecini kafasında yazması lazım. Çünkü birimize bakarak değil, kendimize bakarak devam etmemiz lazım. Ama toplum, yaşadığımız çağ diyor ki birbirinizle yarışın sürekli. Aslında insanın yarışı kendiyledir, sen kendinle devam edersin sürekli, başkasıyla yarışırsan küsebilirsin. Kalbin kırılır, umutsuzluğa kapılırsın, işi bırakabilirsin, hevesin kırılır, bir sürü şey kırılır. Ondan dolayı kendini çok iyi tanıdığın için kendinle yarışırsan, kaybedersen de kendine kaybetmişsindir, sıkıntı yok. 

Aralık Ayının Teması: “SİRK”

TEVİTÖL Görsel Sanatlar Kulübü olarak düzenlemeye başladığımız okul içi aylık resim yarışmamızın Aralık 2019 teması “Sirk” oldu. “Yaratıcılık”, “Teknik”, “Mansiyon” ve 2 “Sergileme” ödüllerimizi cuma töreninde dağıttık.

Yaratıcılık: Hüseyin Arda Aksoy

Teknik: Dilara Lal Altaylar

Mansiyon: Ada Özcan

Sergileme: İdil Aydın

Sergileme: Zeynep Sunay

Yarışmamıza katılan bütün öğrencilerimize teşekkür ediyor, kazananlarımızı tebrik ediyoruz. Ocak 2020 yarışmamıza “UYKU” temalı eserlerinizi bekliyoruz.

Sanatsal Paradokslar

Yunanca para: karşıt ve doxa: düşünce, inanış sözcüklerinden meydana gelen “paradoks” kavramı; isminin hakkını vererek bizleri “düşünsel yanılsamalara, çelişkilere, mantıksal tutarsızlığa” sürükler. Birçok matematikçinin, filozofun, şairin ve yazarın eserlerinde karşımıza çıkan algısal paradokslar, görsel sanatlarda da “Biz buradayız!” demekte ve iddialarını korumaktadırlar. Paradoks ve sanatın bu tarihi buluşması, Kant’ın sanat anlayışının temelini oluşturur. Kant’a göre, sanat doğa gibi göründüğünde güzeldir fakat biz onun sanat olduğunun bilincinde olmalıyız.

Burada “sanat” olarak kastedilen bir amaç doğrultusunda gerçekleşen insan edimi hatta o edimin ortaya koyduğu herhangi bir ürün, yapıttır. Bahsi geçen ürün de salt bir güzelliğe kavuşmak adına, doğa gibi tasarlanmamış ve kavram bağlamından uzaklaşıp bağımsızlığını ortaya koymuş olmalıdır. Görsel ürünlerdeki renklerin ve birtakım biçimlerin yarattığı iki boyuttaki paradoksal yapıya ve sanatçıların paradoksal denklemleri eserleriyle nasıl bütünleştirdiklerine bir göz atalım:

Maurits Cornelis Escher (1898-1972)

Kardeşi Berend Escher’in teşviğiyle matematiğe ilgi duyan Hollandalı sanatçı; simetri, felsefe, sonsuzluk alanlarındaki alakasını da harmanlayarak iki ve üç boyutlu kavramlar biçeminden sonsuzluğa uzanan bir düşünce temsiline ulaşmıştır. Zaman ve uzay sonsuzluğunu, sanatsal sonsuzluğa addetmiş, sınırlı bir alanda negatif pozitif farklılığında konulan şekiller ile kendisine has bir perspektif yaratmıştır.


Şekil 1. Escher, Konkav ve Konveks 

Birbiri ile uyumsuz ifadeleri estetik olarak sunabilen ve gerçeküstü bir algı yaratabilen sanatçıya yukarıdaki eseri için Gombrich tarafından şöyle bir yorum yapılmıştır:

“… Özellikle perspektifinin bu denli doğru gözükmesi nedeniyle, Hogarth’ın kazı resminin karşıtıdır. Fakat resme daha dikkatli baktığımızda, bu türden yapıların bizim gerçekliğimizde yerinin bulunmadığını, sanatçının bizi yukarısının ve aşağısının, sağın ve solun söz konusu olmadığı düzlemlere götürmeye çalıştığını anlarız. Resim, sanatçının uzam sorunu üzerindeki düşünme eylemini içermekte, fakat bununla eşzamanlı olarak uzamın gözleminde izleyicinin oynadığı rolü de sergilemektedir. Tek tek nesneler ile çeşitli bakış açıları arasında amaçlanan ilişkileri kavramaya çalışırken, sanatçının düzenlemelerinin çelişkili yanlarını da ortaya çıkarmaktayız.”


Şekil 2. Escher, Çizen Eller

Escher’in “Çizen Eller”i, optik yanılsamayı gözler önüne sermektedir. Sağ elin sol eli, sol elin de sağ eli çizmesi üzerine bir paradoksa düşüyoruz. Escher’in resimlerinin “paradokslar” kullanılmadan açıklanabilmesi içinse daha güçlü bir anlam seviyesine ihtiyaç duyuyoruz. Tıpkı resimlerine hükmeden ressam Escher’in kendi kurallarını kendisi koyması gibi…

Patrick Hughes (1939)

“Reverspective”(Ters Perspektif) akımının öncüsü İngiliz öğretmen, yazar, tasarımcı ve görsel sanatçı Hughes; birçok Trompe l’oei(göz aldanması) resimlerine imzasını atmıştır. Bu biçemin en dikkat çekici özelliği iki boyutlu resmin temsil ettiği şeyin kendisi olduğu sanısıdır. Reverspective’de esere önünden bakacak olursak boyalı ve üç boyutlu bir perspektifle karşılaşırız. Tablonun 180 derecelik açısında başımızı hareket ettirdiğimizdeyse üç boyutlu yüzeylerin arasında meydana gelen “optik geçiş” yeni bir görüntü elde etmemizi sağlar. Ayrıca sanatçının resimlerinde yakaladığı hayali derinlik kurgusu ve sayısız bakış açısı da özgünlüğünün bir göstergesidir. Birçok açıdan resimlerini değerlendirdiğimizde “Ters Perspektif” kavramına uygun olarak bir resim içerisindeki farklı konu bütünlüklerine rastlarız. Bu da bizleri paradoksal bir çelişkiye iter.

Şekil 3. Hughes, Pleasure Island

Şekil 4. Hughes, Downtown Uptown

Perspektif ilkeleri ters ve olağanüstü bir şey olur. Heykel resim halinde katılaştığı zaman; zihin statik bir resim içinde kendi isteğiyle hareket edebilir, imkânsız zanneden elde edilir. ” Patrick Hughes

Rene Magritte (1898-1967)

Belçika’da dünyaya gelmiş ve sanat eğitimini tamamlamıştır. Afiş ve reklam da tasarlayan ressam, “gerçeküstücülük” akımının en önemli sanatçılarındandır. Magritte’nin eserlerinde objeler başkalaşıma ve radikal bir değişikliğe uğramıştır. Sanatçının “Bu bir pipo değildir.” yapıtı, tanınan bir eseridir.

Şekil 5. Magritte, İmgelerin İhaneti

Bu resimde görülen bir pipodur fakat altındaki yazı algısal bir probleme yol açar. Burada verilmek istenen mesaj ise pipo olarak gördüğümüz nesnenin yalnızca gerçek dünyadaki herhangi bir piponun görüntüsü olabileceğidir.

 “Görüntüler bizde birtakım duygular uyandırdığına göre, gösterilenle gösteren arasında gerçekçi bir ayırım yapmamız anlamsızdır. Bir anlamda resimde gördüğümüz pipo, cebimizdeki pipodan daha gerçektir. Çünkü gördüğümüz şu ya da bu sapı olan, içi kirli ya da ağızlık yerinden bir parça kopmuş belli bir pipo değil, genel bir pipodur. ‘Pipo’ dediğimiz nesnenin varlığını, kafamızdaki pipo kavramı belirler. Kuşkusuz ‘pipo’ sözcüğü bir İngiliz ya da Fransız için yeterli olabilir…”

(Lynton, 2014)

*Bu resim ve yarattığı paradoksu hakkında daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak için Michel Foucault’un “Bu bir pipo değildir.” kitabına başvurabilirsiniz. 

Şekil 6. Magritte, İnsanın Oğlu.

Sonuç olarak paradoks algısını eserlerine yansıtan pek çok sanatçı bulunmaktadır. Bahsettiğimiz sanatçıların stillerini ele alacak olursak: Escher, uzay zaman mekân anlayışıyla; Hughes, optik algısıyla; Magritte de simge ve imge arasındaki kurduğu ilişkiyle paradoks yaratmayı başarmışlardır. Bu tür yapıtlarda kullanılan paradoks semantiği sınırlı olan birçok görüntüye yeni anlamlar yükler ve düşün dünyasının ufkunu genişletir. İki boyuta aktarılan imgelemlerin içerisindeki gerçekliğe erişme çabasıysa sanat ve matematik var oldukça süregelecek, yani sonsuza dek insanlığın yakasını bırakmayacaktır. Gösterilenin ve gördüklerinizin paradokslarından sıyrılıp, doğru önermeler oluşturabileceğiniz bir hayat dileriz. 

Kasım Ayının Teması: “BAĞ”

TEVİTÖL Görsel Sanatlar Kulübü olarak düzenlemeye başladığımız okul içi aylık resim yarışmamızın Kasım 2019 teması “Bağ” oldu. “Yaratıcılık”, “Teknik”, “Mansiyon” ve 2 “Sergileme” ödüllerimizi cuma töreninde dağıttık.

Ödül alan öğrencilerimiz.

Yaratıcılık: Zeynep Sunay

Zeynep Sunay, 10. sınıf

Teknik: Zeren Ceyda Çalışal

Zeren Ceyda Çalışal, 10. sınıf

Mansiyon Ödülü: Kerim Önder Uluçay

Kerim Önder Uluçay, 9. sınıf

Sergileme: İrem Kurt

İrem Kurt, 10. sınıf

Sergileme: Başak Deniz Altun

Başak Deniz Altun, 10. sınıf

Yarışmamıza katılan bütün öğrencilerimize teşekkür ediyor, kazananlarımızı tebrik ediyoruz. Aralık 2019 yarışmamıza “SİRK” temalı eserlerinizi bekliyoruz.

Sen Söyle

Canan Tolon’un İstanbul Modern tarafından düzenlenen “Sen Söyle” adlı sergisi 6 Eylül 2019 tarihi itibariyle sanatseverler ile buluştu. “Sen Söyle”, çalışmalarında “bozulmuş doğa”yı eleştiren Tolon’un en kapsamlı sergisi olma niteliğini taşıyor. Sergide yer alan fotoğraf, yerleştirme ve çizim gibi farklı teknikler; Canan Tolon’un 1980’lerden beri süregelen sanatsal birikimini gözler önüne seriyor. Sergi, Tolon’un en ikonik sanat eserlerini bir araya getirirken Tolon’un zamanla gelişen ve sanat anlayışını gözler önüne seriyor. Eserlerde soyut bir anlatım yakalanmış olması da dikkat çekiyor.

Sergiden bir kare.

Tolon, serginin başlığını “Sen Söyle” koyarken sözün sadece onda olmadığını, öykülemeyi izleyiciye bıraktığını, başkalarının sözlerine de kulak verdiğini vurgulamak istediğini dile getiriyor. Müzenin iki katına yayılan sergi, kendi içinde bir geçmiş ve şimdiki zaman ilişkisi kurgulanacak şekilde düzenlenmiş. Sürekli olarak kendini yenileyen doğa ve insanların büyük bir girişimi olan mimarlığın birbiri üzerindeki etkisi ve çatışmaları, serginin temelini oluşturuyor.

TRT World’ün sergi tanıtım videosu.

Ortaya çıkan çelişki, sanatseverler için adeta bir simülasyon oluştururken “fotoğraf mı resim mi” sorusunu akıllardan eksik etmiyor. Eserlerde doğal malzemelerin kullanılması, sonsuzluğa uzanan ve terk edilmiş manzaralar kullanılarak kompozisyon oluşturması; kaos, belirsizlik ve dehşet gibi duyguları ortaya çıkarıyor. Doğa, insan, mimarlık ve kültür arasındaki ilişkiyi farklı bir bakış açısı ile yorumlayan Canan Tolon’un “Sen Söyle” adlı sergisi görülmeye değer nitelikte. Sergi, 20 Şubat 2020 tarihine kadar İstanbul Modern’de sanatseverlere açık olacak.

Detaylı bilgi için: https://www.istanbulmodern.org/tr/sergiler/guncel-sergiler/canan-tolon-sen-soyle_2326.html

Saat Kaç?

9 Şubat 2020’ye kadar gezilebilecek sergilerden biri olan “Saat Kaç?” ziyaretçilere güzel bir deneyim katacaktır. Emre Baykal ve Eda Berkmen küratörlüğünde düzenlenen “Saat Kaç?” Arter’in 3. ve 4. katlarında sergilenmekte. 34 sanatçının 44 eserini bir araya topladı. Zaman, mekan ve bellek kavramlarını yorumlayan sanatçılar çağdaş & modern sanata önemli yapıtlar katıyor. 

Sergide; Karşı Müzik, Unplugged Serisi, Fransız Saati Televizyonu, Dışarı çıkmadık, çünkü hep dışarıdaydık/İçeri girmedik, çünkü hep içerideydik, Karanlığın İçinden İmgeler gibi yakın zamanda yapılmış sanat eserleri bulunuyor. Görenlere ve inceleyenlere yeni kapılar açan yapıtlar; resim, heykel, film formatlarında yoğunlaşmış. Yer, zaman ve belleği ele alan eserler nihilist ve şüpheci bir bakışla yansıtılıyor. Sergide sanatçıların düşünce ve duygularıyla başlangıç ve sonların birleşmiş olduğu, amaçsızlığın amacı, mekanın kırılması, sonsuz zaman döngüsü, aynılaşan toplumdan dışlanma, kamulaştırma gibi içerikli eserler bulunuyor. Sergilenen eserler bir bütün oluşturmakta ve temanın üzerinde birbirlerini tamamlamakta. 

“Saat Kaç?” Türk ve dünya çağdaş, modern sanat eserlerini bulundurmakla beraber insanları düşünmeye iten, kaçırılmaması gereken bir sergi. “Saat Kaç?” ziyaretçilerinin zaman, mekan ve bellek algılarının sınırlarını zorlayarak onları alışılmışın dışına; soyut bir evrene götürüyor.

16. İstanbul Bienali

14 Eylül – 10 Kasım tarihleri arasında düzenlenen ve sanatseverlere kaçırılmaz bir deneyim sunan İstanbul Bienali, bu yıl Yedinci Kıta teması üzerine gerçekleşiyor. 25 farklı ülkeden 56 sanatçının eserlerinin yer aldığı bienal, Yedinci Kıta’ya yani plastik bardak, poşet gibi atıklardan oluşan 3.4 milyon kilometrekare genişliğindeki ada üzerine dikkat toplamak ve farkındalık yaratmak için önemli bir platform oluşturuyor.

Yedinci Kıta, çevre temasının farklı yorumlarını bir noktada birleştirmek ile beraber insan teması üzerinde de duruyor. Çevreye verilen zarar, insanın doğaya etkisi, farklı kültürler, insan doğası, insan tanımı gibi konular ele alınıyor. Pera Müzesi geçmişe dönük resimler ve heykeller sergilerken MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi çağdaş sanat eserleri ile Bienal’e özel üretilen eserler sergilemekte. Bunun yanında labirenti andıran, oklarla yön gösteren ve odalardan oluşan bir yapıya sahip.

Sanatçıların günümüzdeki ekolojik ve sosyal sorunlar üzerine düşüncelerini yansıtan eserler ziyaretçilere yeni bakış açıları kazandırıyor.